Nasıl adam olunurdu?
Kolay mıydı, zor muydu?
Ucuz olmalı beğenilerin,
herkes üstüne alınabilsin diye.
Japone kollu elbiseler giymelisin,
kolların daha çalışkan olsun diye.
Başladığın işleri bitirebilmelisin böylece.
Kendini bir sıfat gibi düşünebilmelisin;
iyi, korkunç ya da mavi gibi...
Yanında durduğun,
içinden geçtiğin,
kucağında tuttuğun şeyle var olmalısın,
öyle bir şey yoksa, yok...
Tarif etmeye kalksalar seni,
onlar cümlelerini bitirmeden değişivermelisin.
Düşün, öylesine egoistsin.
Oysa ki, sabırlı olmalısın,
soğanlı bir bitki kadar.
Mutfak tezgahındaki ekmek kırıntılarını
yuvalarına taşıyan karıncaları incitebilmelisin.
Nane liköründen bir havuz yapıp
içinde boğulmalarını seyredebilmelisin
kılın kıpırdamadan.
Ölünce yeşerecekler mi diye merak etmelisin.
Karınca ruhuna istesen de zarar veremezsin,
bunu kimse söylemeden bilmelisin.
Boş sayfalar karşısındaki tavrını değiştirmelisin.
Nasıl mı? Bilmem.
Yeni bir tavır icat etmelisin mesela,
kimseye göstermemelisin.
Sen, tüzel bir kişiliksin.
Sorumluluklarını deftere bakmadan sayabilmelisin.
Ertesi günün sabrını akşamdan düşünüp, hazır etmelisin.
Elbiseni ve ayakkabını da.
Gündüzleri sevmelisin.
Az pişmiş sabah ışıklarını çiğnemeden yutabilmelisin.
Değişik hobiler edinmelisin.
Eski parfüm şişelerinde evcil bakteriler beslemelisin.
Yeri gelince kem gözlere püskürtmelisin.
İlk yanlışını gördüğünde,
30'lu yaşlarını Sibirya'ya sürebilmelisin.
Bir gecede kaçak kat çıkabilmelisin egona.
Ama,
gerektiğinde sıfıra da bölebilmelisin kendini,
tanımsız olmalısın.
Şule Öncü
(Fotoğraflar: Riitta Cankoçak'ın çalışmalarından detay)
|