|
İstanbul'dan yeni müzik - II Ve Selen Gülün... Seninle de MİAM sürecinden başlayalım mı? Ben MİAM'a Türkiye'ye döndüğümün ertesi sene başladım. Türkiye'ye döndüğüm sene MİAM daha yeni kurulmuştu. 98'de şekilleniyordu ama daha çok tazeydi. Ben de aslında kandırdım etrafımdaki insanları; Tolga Tüzün ile Tolga Yayalar'ı. Onlarla beraber bir sınıf olduk sonuçta. Bizden önceki yıl bayağı kalabalık bir sınıf vardı, çünkü başvuran hemen hemen herkesi almışlardı okul şekillensin diye. Oluyor bu, biz de yapmıştık Bilgi'de. Bizim girdiğimiz sene biraz daha seçici davrandılar, sanıyorum çok başvuru da yoktu. Dört kişi alındık, üçü de bizdik zaten, öyle hatırlıyorum. Biraz ukalalık etmiş gibi olacağım ama, öyle bir sınıf olmasının faydası oldu. Çünkü biz çok araştırmacı ve hevesliydik o zaman. Yeni eserler yazılmaya başlandı, bizden önceki takım da çok aktifti. Kompozisyon bölümünde o sıralar şimdiki hocalardan Pieter Snapper vardı. Bir de Kamran İnce vardı. Sonra Mark Wingate vardı, ben onunla çalışıyordum ama bıraktı ve Florida'ya gitti. Benim açımdan çok çok faydalı oldu MİAM. Dört sene Mimar Sinan'da kompozisyon eğitimim oldu; kontrpuan, armoni, vs... Sonra birden oradan kopup caz kompozisyon okuyunca, oradaki teknikleri, öğrendiklerimi bir türlü gerçekten uygulayabileceğim bir ortam olmadığını düşünüyordum. MİAM başlayınca çok büyük bir şans oldu benim için, bütün öğrendiklerimin üstüne gerçekten uzmanlaşabilmeye başladığımı hissettim. Çünkü analizler yapıyorsun, müzik yazıyorsun, modern müziğin bir çeşidini ele alıyorsun, kazmaya başlıyorsun nasıl olacağını. Benim
beklentim buydu zaten ve çok da güzel karşılamış oldum. Ama bizim şöyle
bir problemimiz olduğunu düşünüyorum, benim en azından oldu, Onur'da da
bunun yansıması olabilir; ne olursa olsun bizim almış olduğumuz eğitim caz
kökenli olduğu için biraz yadırgandı. Çok fazla da bir tepki olduğunu söyleyemeyeceğim
ama yaptığım müzikleri etiketlemeye çalışma gibi bir çaba oldu. Bu çok genel
bir tavırdır ve orada da olması biraz canımı sıkmıştı. Ama yazdığım bütün
müziklerin ne kadar zor olursa olsun çalınabilmesi çok büyük bir şans. Dünyada
kaç composer'ın böyle bir şansı oluyor bilmiyorum. Çok iyi bir stüdyo var.
Konser salonu güzel. Müzisyenler de araştırmacı müzisyenler. Eğer bana derecelendir
falan diye sorsaydın, MİAM'ın dünyada çok ileri olduğunu söylerdim. Mesela
kütüphanesi dünyadaki çok ileri derecedeki modern notasyonları bulabileceğin
bir kütüphane. Çok az yerde bu kadar iyi bir koleksiyonu bulabilirsin. Bunlar
çok etkileyici şeyler. Bu büyük bir şans. Bence iyi ki var, öyle özetleyebilirim.Sen bitirdin master'ı değil mi? Geçen sene bitirdim, evet. Devam etmeyi düşünüyor musun? Doktora meselesi... Ben hayatım boyunca okumuş olduğum için, geçen sene artık çok yoruldum ve artık devam edemeyeceğim diye düşündüm. Bir sene ara vereyim istedim. Bir arkadaşım Horvard'a, bir arkadaşım Quinney'e gidince doktoraya, Tolgaların ikisi de gidince onları ziyaret ettim ve biraz kaşınmaya başladım tabii. Ama benim illaki bir performans tarafım da var ve o kimlikler biraz çakışıyor. Daha henüz karar veremedim. Bilmiyorum gerçekten. Bir caz kökenin var ve bir yandan da bunlar var. Kendi içinde bu ikisini ayrı ayrı kulvarlarda mı götürmek istiyorsun, yoksa buluşturmayı, tek bir Selen Gülün olmayı mı düşünüyorsun? Çok güzel soru oldu Raife. Çünkü bir şans benim için bunu cevaplamak. Ben bir şey yazarken, şimdi böyle bir şey yazacağım diye yazmıyorum. Öyle doğal bir süreçte oluyor ki, o ihtiyaçtan ötürü onu yazıyorum. Mesela viyola-piyano müziği geliyor aklıma. Onu yazarken de caz ya da klasik müzik ya da contemporary bir şey olsun diye kategorize etmiyorsun. Geldiği gibi o tekniğin içinde yazarak şekillendiriyorsun ama sonra birden bire şarkı yazmak istiyorum. Sözlü bir şey. Onu yazıyorum. Dolayısıyla ben öyle bir ayrımı yapmak istemiyorum. Çünkü doğal olarak yapmıyorum yaşarken. Ama mesela başvururken bir yerlere, bilmemne festivaline, benim iki ayrı CV'im var. Ona göre yolluyorsun, öyle bir ayrımcılık yapmak zorunda kalıyorsun. Ama ben contemporary müziğin -modern müzik diye özetleniyor ya, aslında biraz saçma oluyor tabii- güncel olarak yazdığımız her şeyin, her türlü atmosferde sergilenebileceği gibi bir havaya kapılmış durumdayım. Kendim öyle hissettiğim için. Çünkü ben aynı teknikleri kullanıyorum hemen hemen ne yazarsam yazayım. Zor sınıfına sokulan bir müzik. İcra alanları yaratmak zor, icracılar açısından zor belki, dinleyici açısından zaten zor. Bunu insanların daha anlayabilmesi, daha rahat iletişim kurabilmesi için kompozisyonların yapısı, tabii kendi bestelerinin yapısını biraz açıklayabilir misin? Tabii. Benim yazdığım kompozisyonlar bende yaşayan süreçte doğal. Çünkü oturup onu dinlediğin zaman, 'nasıl yani?' olabiliyorsun. Gelişen süreç içerisinde senin de kafanda bir teknik gelişiyor; bunu şöyle yapabilirim, böyle yapabilirim diye düşünüyorsun ve çok doğal bir şey değil. Aklına gelen fikri çok değiştirip, hatta tam tersi bir şey de yazabiliyorsun. Ama benim tercihlerime gelirsek, geçmişimde ağır bir eğitim var hakikaten. Bir de çok meraklı bir insanım. Onun için de zaten böyle bir yol seçiyorsun. Bütün bunlar sende aslında bir bakış açısı oluşturuyor ve ondan kaçamıyorsun. Mesela bir estetik anlayışı var sana öğretilen; 18. yüzyıldan beri gelen bir anlayış. Şimdiki teknikleri bile kullanırken, kalıcı estetiğin ne olduğunu çok fazla denemiş ve analiz ederek özümsemiş bir insan olarak ondan kaçamıyorum. Bu şu demek; mesela bir Beethoven ya da Mozart estetiği niye bu zamana kadar ayakta durmuş ve hala sevilerek dinleniyor benim kafamda çok büyük bir soru. Her zaman da onun bir şekilde cevabını bulmaya çalıştım. Ben belki de çok uzun süredir Beethoven veya Mozart'ı dinlemek istediğim için dinlemiyorum ama çok uzun zaman dinledim. Dolayısıyla oradan gelen bir bakış açısı var, bir arzu var; müzikte böyle bir şey olması lazım diye. Ne kadar modern bir teknik kullanırsam kullanayım, çok absurd bir şeyler yazıyor dahi olsam, sanki bir ayağımın beni hep bir tarafta tutmaya çalıştığını, yani o estetik kaygılarla yazmaya çalıştığımı hissediyorum. Bundan rahatsız değilim, beni kısıtlayan bir şey olduğunu düşünmüyorum ama bu yüzden de aslında ne kadar zor bir şey olacağı düşünülse de biraz enerji harcanırsa birçok modern müziğe göre daha anlaşılır bir tarzım olduğunu düşünüyorum. Aslında tam da buraya gelmek istiyordum, çünkü Onur'la konuşurken de modern müziğin böyle bir estetikten sapma ve uçlara doğru gitme eğilimi olduğunu, bunu biraz daha esnetebilseler dinleyicilerle daha rahat iletişim kurabilecekleri noktasına gelmiştik. Sen onu kendi içinde çözmüşe benziyorsun. Ben de bu bakış açısını doğru buluyorum, yani karşımdaki insanları tamamen yok sayamıyorum ben yazarken ama bu demek değildir ki tonal müzik yazmaya çalışıyorum vs. Yüzyıllardır kullanılan teknikleri kullanıyor oluyorsun aslında yazarken. Sadece orada kemanda çok iyi tınlayabilecek solü, sen gidip çok daha garip tınlayabilecek bir alet için yazıyorsun ama o solün ladan sonra çözülümünü aslında yadsımıyorsun. İnsanların anlayabileceği bir desibelde değil de çok daha uzak bir desibelde yazıyorsun. Yaptığın şey aynı; ladan sola çözülüyorsun hala ama biraz vocabulary'de, dilde bir değişiklik var, tekniklerde yok. Dolayısıyla o kopuşun yaşanmak zorunda olmadığını düşünüyorum ben de seyirciyle ama bunun tam tersini düşünen bir kesim de var. Ona da karşı değilim ve ayrıca onların yaptığı müziği de zevkle dinliyorum. 20. yüzyılın, hatta artık 21. yüzyılın diyelim kulak eğitimi de değişti. Dolayısıyla dinleyicinin de o kulak eğitiminden geçmek zorunda olduğunu düşünüyorum o müzikleri zevkle dinleyebilmek için. Sen de dinleyicinin tembel olduğunu düşünüyor musun? Kesin düşünüyorum. Bir örnek vereyim. Geçen hafta kadın bestecilerin eserleri çalınırken, Yüksel Koptagel'in eseri çok klasik müziğe dayalı, Bach döneminden esinlenilerek yazılmıştı. Onu çok zevkle dinledi etrafımdaki dinleyiciler. Meliha Doğuduyal'ın yazdığı eser -ki çok zor bir eser değildi- etrafımdan çok yadırgandı. Ben konuşulanları duydum, tabii yaş ortalaması çok yüksekti, gittikçe de öyle oluyor zaten, "içim kıyıldı" dedi bir tanesi. Ben çok duygusal buldum eseri. Ağıttı zaten. İçinin zaten kıyılması gerekiyordu seyircinin ama bunu umursamıyor tabii.
Aslında demek ki besteci dinleyicide yakalamak istediği
duyguyu yakalamış.Çok güzel yakalamış. Dinleyici içinin kıyılmasını çok iyi bir duygu olarak hissetmediği için, eserin iyi bir etkisini de hissetmemiş sanırım. Aynen öyle. Aslında bestecilik terapi yapmak gibi bir şey ama kendi istediğin gibi yönlendiriyorsun. Teknik teknik dediğimiz şeylerin hepsi aslında psikolojiye dayalı. Bir süre sonra sen o kadar iyi biliyorsun ki, şunu yaparsam karşımdaki insan şunu hisseder, bunlar işe yarayan teknikler, biliyorsun. Dolayısıyla "içim kıyıldı"yı çok kötü bir şeymiş gibi söylüyor ama aslında çok büyük bir başarı besteci için. Peki yeni müziğe gelelim? Çok çok yeni arayışlardan başlamazsak, 60'lı yıllardan itibaren düşünürsek, yeni müzikte de genel armoni ve melodi anlayışında bir değişiklik olmadığını ama kullanım dilinde bir değişiklik olduğunu düşünüyorum. Aletlerin dinlenebilecek, duyulabilecek ve kolay algılanabilecek -aslında bu çok komik bir ikilem, bundan bahsetmek lazım- dinleyicinin kolay algılayabileceği şekilde değil de, armoni ve melodileri tam tersi zor algılayabilecekleri, yani daha çok emek harcayabilecekleri bir şekilde dağıtmak. İşte burada bir ikilem var; dinleyici öyle bir şey istemiyor aslında. Oturup güzel melodiler dinlemek istiyor. Oysa bestecilerin dinleyicilerden hakikaten bir beklentisi var. Daha farklı duyumu geliştirmeye çalışıyorlar. Müzik tarihine baktığınızda en başından beri onu yapmaya çalışıyorlar. Şimdi kullandığımız armonileri ortaçağda falan kullansaydın seni cadı diye yakarlardı. Şimdi biz bunları duyup da yazabiliyorsak, herkes de duyabiliyordur aslında ama tabii herkesten böyle bir şey bekleyemiyorsun. Kaotik oldu her şey. O kaotik dilin içinde her şey var; globalizm, savaşlar vs. Her şeyin çok çabuk geçtiği bir dönemde yaşıyoruz ve bunlar da onun tamamen müziğe yansıması aslında. Ortak bir dil yaratmaya çalışmak da besteciler arasında her zaman olmuş bir şey. Popüler kültürde beat'li, drum'n'base'li, çok hızlı yaşamaktan kaynaklanan müzikler var. Aynı şekilde modern müzikte de çok fazla efekt arayışı var. Kemandan mesela elektronik bir ses çıkarmak. Bütün her şeyin limitlerini zorluyoruz aslında şu anda. Mesela spektral müzik de öyle; şu anda duyamadığımız bir takım desibellerdeki sesleri bir araya getirip duyabileceğimiz alanlarda ama yine bir takım efektler kullanarak dinleyiciye aktarmak. Tamamen günümüzün dili. Yapı Kredi ile gerçekleştirilen yeni müzik konserler serisi bu müzik için de sizin kuşak besteciler için de olumlu bir başlangıç. Nasıl bir beklentin var bu konserlerden? Bu tip oluşumlar çok faydalı. Modern müzik tarihine baktığın zaman; John Cage, John Zorn, bu insanlar hep dişiyle tırnağıyla bir birliktelik yaratmaya çalışıyorlar. Okul gibi aslında. Ortak dil yaratmaya çalışarak, ancak ondan sonra başka insanlara ulaşmaya başlamak. Tek başına hiçbir zaman başaramayacağın bir şey. Bizim ilk konserimizde eserler çok çeşitliydi ama ortak bir dil de yakalanabilmişti. Bunu da herkes farketti. İşte bunu yakalayabilmek çok önemli. Yeni müziğin dili çok belirgin bir şekilde orada vardı. Devam ederse, 'İstanbul'dan yeni müzik' diye benim kafamda hayatım boyunca var olan, İstanbul'un yeni müzisyenlerinin önemli bir yerde durabileceği bir proje haline gelebilir. O yüzden çok umutluyum. Başka insanların katılması da çok iyi olacak. Çünkü bu katılımda çok pozitif bir enerji var enteresandır. Türkiye'de böyle şeylere pek rastlanılmaz. Hepimiz aynı jenerasyonun insanlarıyız. 30'lar diyelim... Bir dönemi iyi yakalamış, iyi analiz etmiş bestecilerin olduğu, hep de bu fırsatı beklemiş insanlar. İşte bu insanlar bir araya gelip böyle bir okulda müzik yapmaya başlayınca tabii herkes onu takdir edebiliyor. Yalnız olmadığını farkediyorsun bir kere. Konuşa konuşa, aynı dersleri alarak belli bir bakış açısına doğru yol alıyorsun aslında. Oraya gelenlerin çoğu, ben de dahil olmak üzere, modern müziği nasıl çalmalıyız, nasıl nefes alınır bu müziğin içinde onu bir çalgıcı olarak bile bilmiyor ya da uzağında duruyor oluyorsun. Yeni eserler önüne gele gele öğreniyorsun. Herkes de birbirine sempati duyuyor. Çünkü şikayetleri ve daha önce aldıkları eğitimler hemen hemen aynı. Dolayısıyla neyi ilerletmek istiyorsa o ortamları yaratmaya çalışıyor başkası için de. Karşılıklı bir saygı var. Bence bu birliktelik yürüyecek ve başka bir yerlere doğru da gidecek. En azından biz bunu konuşmaya başladık. Bu daha fazla üretme şevki de yaratıyordur. Bu konserler için tasarladığın bir şey var mı? Benim konservatuvara birlikte başladığım viyolonselci bir arkadaşım var, Ahmet (Altınel) diye. Onunla yollarımız arada bir kesişir ve şimdi de MİAM'da kompozisyon okuyor. Onun orada kompozitör ve viyolacı olarak varlığı bende hemen viyola-piyano eseri yazmayı uyandırdı. Şu anda da bunu bir sonraki konsere yetiştirmeliyim duygusu var. İkinci konserde ben yokum ama bir sonraki konsere olur belki. Ama tabii bütün bunların ötesinde özellikle belitmek istediğim bir konu var: Kritik meselesi bizim için çok önemli ve bunu yapabilecek çok insan var Türkiye'de. Bu öğrenci de olabilir. Gerçekten bütün bu oluşumlar biri kritik etmezse, yazmazsa, konuşmazsa olmuyor. Onun için konserlere gelsinler ve yazsınlar lütfen. Raife Polat |