Teşekkürler...

Niye en gitmek istediğim konseriydi festivalin bilmiyorum. Bir şeyler okumuştum hakkında ve ilgimi çekmişti herhalde ama olmadı, gidemedim konsere. Ve gerçekten üzüldüm. Çok iyi bir konserdi çünkü, biliyorum...

"Hangar gibi bir yerde peşpeşe çıkıyordu gruplar. Çok kalabalık değildi ve sonunda heyecanla beklediğim an gelmişti. Sahnede bir hareket, son düzenlemeler, ses kontrolleri yapılıyordu. Ve işte sahnedeydiler. Telefonum çaldı. Niye açıktı bilmiyorum, nasıl duyabildiğimi de, ama açtım ve konuşabilmek için dışarı çıktım. Yüzbin yıldır konuşmadığım bir arkadaşım! Nasıl sonra ara derim?

Esbjörn Svensson mu çalıyor? Nerede?

İçeride?...

İyi, git hadi?

Anlayışına hayran kalmamam mümkün değil. Hemen koşuyorum içeriye, E.S.T. kaptırmış gidiyor, havaya girmek hiç zor değil ama yine telefonum..."

Gözlerimi açıyorum istemeden, alarm çalıyor, uyanmam gerek ama ben E.S.T. dinliyordum!...

Dinledim de. Bir kez kaçırmıştım zaten, ikincisinde asla olmazdı. Konser salonundan kulübe taşınmıştı E.S.T. Etkisi onun için mi farklıydı bilemiyorum, ne de olsa ilk dinleyişimdi canlı ama en içe işliyordu müzik, öyle ki klasik olduğu üzere konuşanlar, gülüşenler bile yoktu etrafta, herkes kitlenmişti sahneye ve çok kalabalıktı...

2002 tarihli "Strange Place For Snow" albümünden parçalar dinledik o akşam. Hala nerede olursa olsun her dinleyişimde "Behind The Yashmak"ın peşinden sürüklenebiliyorum şuursuzca, ama o her seferinde küt diye bırakıveriyor beni tam ben sıkıca tutunmuşken ona. Sonra "Bound For The Beauty Of The South" ile yatıştırmaya çalışıyor. Garip bir albüm bu. Hem Keith Jarret'ın yumuşaklığına hem Radiohead'in çığlığına sahip besteler. Mehldau direkt yorumluyor Radiohead'i, E.S.T. ise Radiohead şarkılarının insanda bıraktığı etkiyi kendi bestelerinde yaratmayı başarıyor. Genç kuşağı cazla buluşturmayı başarmaları da bu nedenle olsa gerek. Svensson'un da Mehldau'nun da enerji dolu çalışları, tuşelere dokunuşları konuşur gibi. Sahneleri ve duruşları, enstrümanlarıyla bütünleşmeleri, müzikleriyle oluşturdukları dili destekliyor ve yakalıyor insanları. Onları dinlerken, dinliyorsunuz gerçekten ve en derinlerinize kadar işliyor anlattıkları. Gariptir, hüzün veriyor size ama yine de kendinizi çok iyi hissediyorsunuz. Böylesi güçlü bir müzik insanda kötü bir etki bırakamaz ki zaten.

Dolayısıyla yine gittim E.S.T. ve Brad Mehldau konserlerine. Mehldau her zamanki gibi iyi çaldı, ancak repertuarı beklenenden biraz farklı, fazla klasik bir repertuardı. Cazın doğduğu yıllara götürdü bizi neredeyse! Sakin, kendi halinde akan, "şimdi 'Largo'dan bir şeyler çalar" beklentisiyle dolu, sürpriz bir konserdi. Biraz şaşkınlık yarattı açıkçası. E.S.T. ise tam da beklendiği gibiydi, yine doruklara taşıdı bizi. Gerçekten inanılmaz bir üçlü. Aralarındaki iletişim kusursuz. Pekçok insan için zor olan trio olma durumu, onlar için olmazsa olmaz sanki; özgürlüğün koşulu. Esbjörn Svensson, Magnus Öström ve Dan Berglund sahnede özgürlüğün tadını çıkardıkça, biz de oturduğumuz yerde onların iç dinamizminin bize yansımasına izin vererek özgürleştik. Heyecanlandık. Soluğumuz kesildi. Mutlu olduk. Büyük olasılık Eylül ayında çıkacağını müjdeledikleri yeni albümlerinden parçaları dinlerken heyecanımın iyice arttığını da söylemeliyim. Yine bomba gibi bir albümle çıkacaklar karşımıza belli ki. Ne diyelim, bekliyoruz ve var olduğunuz için teşekkür ediyoruz.


Raife Polat