Esas olan 'ailenin elemanları'

Lafı fazla uzatmaya gerek yok, hep adını duyuyorduk zaten, sonra geçtiğimiz Akbank Caz Festivali'nde dinleme şansımız da oldu. Kesinlikle takip edilmesi gereken bir müzisyen olduğuna karar verdik. Araya zaman girdi, neler yaptığını merak ettik ve kendisine projelerini, müziğini, eğitmenliğini, rock müziği, İstanbul'u sorduk, Şenol Küçükyıldırım da anlattı...

Geçtiğimiz Akbank Caz Festivali'nde Babylon'da Şenol Küçükyıldırım Trio'yu dinleme şansımız oldu. İstersen o konserdeki oluşumdan başlayarak üzerinde çalıştığın projelerden başlayalım sohbetimize...
Akbank Caz'daki devam eden bir proje olacak ve onu quartet yapacağız. Kadro aynı; John Lockwood basta, Aydın Esen piyanoda. Şimdi benim Amerika'da çok aynı ortamlarda bulunduğum, çaldığım saksofonda George Garzon eklenecek gruba. İsmi Şenol Küçükyıldırım Trio'ydu. Ama biraz Türkiye'deki ilk konserim olduğu için tanıtım kaygısıyla öyle demiştik. Şimdi herkesin adı anılabilir. Nerede, ne zaman, hangi statüde çalarız bilmiyorum, işin içine maliyetler giriyor çünkü ama devam edecek. Konserler biraz festival bazında gidecek galiba.

Konserlerin arkasından albüm gelecek mi peki?
Bu dörtlüyle istiyorum. Üçlüyle yapmayı düşünüyordum, ama şimdi daha geniş, daha boyutlu olacak. Benim yazdığım müzik için saksofon çok önemli çünkü.

Öyle mi? Saksofona ilgin nereden geliyor peki?
Genellikle melodi yazarken saksofon düşünüyorum. O range'leri düşünüp, içinde o sesleri kullanarak besteyi yapıyorum. Uzun sesler yazıyorsam, mesela piyanoyla onu veremezsin ama onu saksofon uzatabilir. Zaten çok zevkli bir alet.

Sen çalıyor musun?
Yok. Ses çıkartıp, oynayabilirim biraz ama çalamam.

Akbank Caz'daki konserde çok fazla repertuar belirlemeyip, biraz daha doğaçlama çalmak istediğinizi biliyordum. Sonra konserde istediğin gibi oldu mu, seni tatmin etti mi?
Bence çok iyi bir konserdi. Sahnesi de çok iyiydi. Genelde sahnede bası ması duymazsınız, monitörler çalışmaz, hep bir terslik olur. Bence o anlamda, Kemal denen arkadaşımız gayet iyi iş yaptı. Bizi mutlu etti, bayağı da güzel bir kayıt var elimizde.

Onun dışında projeler var mı?
Onun dışında yeni bir proje daha var. İstanbul Teknik Üniversitesi'nde MİAM diye bir bölüm var. Oraya öğretim görevlisi olarak Amerika'dan saksofon çalan bir arkadaşımız geldi, Robert Reigle. Avant-garde müzik çevrelerinde bayağı bilinen, iş yapan bir müzisyen. Cecil Taylor'la falan workshop'ları var. Audio Fact'in gitaristi Onur (Türkmen), Robert, ben daha avant-garte diyebileceğimiz bir grup oluşturduk. Bir iki prova yaptık, bence çok keyifli. Mantık biraz daha farklı tabii, daha sound based, trafiği olan bir müzik olacak. Tune dediğimiz şeyler yok yani.

Besteler kimin?
Collective Improvisation diyebiliriz. Ama nereden nereye gidileceği, olayın ne olduğu belli. Türkiye'de pek bilinmeyen ama 60'lardan beri yapılan kavramların da olduğu yeni bir şey olacak. Aydın'la yaptığımız müzikle pek de ilgisi yok ama yeni bir form oluşturulabiliyor. Başka türler yapabilen insanlar bu formları belli sunumlar altında, yeni bir yaklaşımla çalabiliyorlar yani.

Biraz da müzisyenin bakış açısıyla ve yaratıcılığıyla ilgili bu. Farklı bir yapı içine girdiğinde, orada da hem kendinden bir şeyler verip hem de gruba ayak uydurabilmesi...
Tabii. Ben çok şanslıyım. Aydın'la çalışmak olağüstü. Buralardan gelen bir adam değil çünkü. Buralarda yaşıyor ama buralardan gelmiyor.

Türkiye'de caz dendiği zaman hep 50'lerden, 60'lardan beri caz yapan, daha kapalı bir kesim vardı. Gerçi şimdilerde onlar da üretimlerini sergiliyorlar, içlerinde daha yeni albüm yapanlar var falan ama şimdi genç bir kuşak var. Son birkaç yıldır, yurt dışında eğitim alıp da geri dönenler oldu, okullarda eğitmenlik yapanlar var. Bu çok sevindirici ama bir yandan da albüm yapma, hatta konser verme sıkıntısı çekilebiliyor. Bunu nasıl aşabileceğinize inanıyorsun? Nedir senin formülün?
Valla benim formülüm falan yok. Fazla da zorlamıyorum, çünkü zorlayacak bir tarafı yok. İşte belli bağlantılar var; Akbank Caz Festivali'nde çalabilir miyiz? İşsanat'ta çalabilir miyiz? İzmir'de iki yer, Ankara'da Manhattan. Biz arkadaşlarımızı buraya getirtebilecek finansmana sahipsek, konser oluyor, yoksa olmuyor.

Yani tamamen sizin kendi ilişkileriniz ve kendi bütçenizle ilgili bir şey.
Kesinlikle. Ben plak yapacaksam ve benim cebimde de 30 bin dolar varsa, o plak gayet rahat ortalığa çıkar, tanıtımı yapılır ve çalınır.

Ama herkesin cebinde 30 bin dolar yok!
Yok. Yani müzisyenlerin klasik esprisidir bu. Adamlar çalarlar, yaşarlar, herkes onları dinler, sonra bir gün ölürler. Bu kadar basit. Öldükten sonra belki plaklar basılır. Yavuz Çetin'i düşünsene... Adam öldü, reklam yaptılar.

Evet, haklısın.
Ben bunu o kadar kanıksamış durumdayım ki, bunu gerçekten sorgulamıyorum bile. Düşünsene Türkiye'de konser oluyor, konser öncesi bir hafta her tarafta yayımlanıyor ama konser yorumu yok. Bir kere bu eksik. Dinleyici, ya da onu yazacak yetkili kişi gelsin, eleştirmenler gelsinler ve konseri yorumlasınlar. Bunun olmadığı bir yerdeyiz. Biz Boston'da, orada burada çalarken adamlar gelirdi küçük de olsa, konser ne çaptaysa ona oranlı olarak yazı yazarlardı. İyi, çötü, çirkin, süper, her neyse yani. Burada böyle bir şey yok. Bu korkunç bir eksiklik.

Bu basındaki yöneticilerin çok talep etmediği bir şey. Çünkü zaten sanata o kadar az yer ayrılıyor ki, o küçük yerlerde de, İstanbul çok kocaman bir yer ve o kadar çok etkinlik var ki, bir kere yayınlanan bir şeyden çok kısa bir aralıkla ikinci defa söz etme şansın olamıyor. Çünkü o zaman başka bir haberi atlamış oluyorsun. O zaman da tercih edilen haberi duyurmak oluyor. Aslında bizim adımıza da sıkıntısı çekilen bir durum. Zaman zaman konser yorumu yazmak istiyorsun ama yazamıyorsun...
Demek ki sizin için de durum çok farklı değil.

Evet. Ama bence bu biraz yine Türkiye'de sanata bakış açısıyla ilgili. Basında sanata daha fazla yer ayrılsa öncesini de, sonrasını da yazabilirsin. Ama öyle değil. O zaman da her şey eksik kalıyor. Neyse, bu konu uzar da uzar. Yıldız Teknik Üniversitesi'nde eğitmenlik yapıyorsun. Orada durum nasıl?
Orası çok keyifli. Ben bütün vurmalı çalgılarla ilgili dersleri veriyorum. Şu anda kadrolu değilim ama yakında olacağım ve herhalde kadro geldikten sonra armoni, training gibi derslere de gireceğim. Farklı düşünceler de var. Dışarıya açık dersler vermek istiyoruz; hobi olarak çalmak isteyen insanlara. Şu anki öğrenciler gayet kafaları açık insanlar.

Bir de kendi stüdyonda ders veriyorsun...
Evet. Haftada iki gün zaman ayırabiliyorum ona. Okul ve projelerle pek fazla zamanım kalmıyor çünkü. Ama oldukça uzaktan, Edirne'den, Bursa'dan, Bodrum'dan gelen insanlar var. İnanılmaz bir şey, derse verdiğinden daha fazlasını yola ve konaklamaya harcayabiliyor. Bazen ben misafir ediyorum onları. Hoş aslında.

Siz provalarınızı da stüdyoda yapıyorsunuz sanırım.
Evet, bizim prova mekanı sıkıntımız yok. Zaten çok iyi stüdyolar var artık. Demirhan'la (Bayhan) Ergin'in (Özer) stüdyosu var mesela. Sırf bir çalışma değil de, sesleri falan da kaydetmek, daha ciddi bir sonuç almak istiyorsak oraya gidiyoruz.

Web sitende yer alan Drum Collective meselesi nedir peki?
Eğitim bazında bir şey. Yapmaları gereken şey, oraya doğru bir e-mail adresi girmek. Sonra konuşalım, nedir yapmak istediği, level'ı ne, ona göre spesifik bir program yapıp o programla on line çalışma yapmak. Sonra kaydetsin onu, kompreslesin bana göndersin, dinleyeyim ona göre yeni bir yere gidip gidemeyeceğimize bakalım.

Fikir alışverişi yani...
Tabii ki. Bayağı skill bir adam olabilir ben şu noktada daha teorik bazda bir şey öğrenmek istiyorum diyebilir, broken time nedir, diye bir soru sorar, daha yazı bazında olabilir. Onu tamamen sayfaya yönlendireceğim, bir şifre vereceğim, o şifresiyle kendi sayfasına girebilecek, çalışmasını yapacak. İkinci aşaması; biz Yıldız'da bir davul grubu kurduk. Şu anda on kişi var, oraya da çalabilecek durumda olanları alarak piyasaya çıkmak istiyoruz.

Sadece davul?...
Evet ama bunun içine vokal sokabiliriz, didgeridoo var. Tamamen öğrencilerden oluşuyor grup, bir de ben, Cengiz (Baysal), Cem Aksel eklenebilir ama henüz orada değiliz, çalışıyoruz. Ama bu grup çıktığında çok iyi olacak. Dekan da geçenlerde, "Yıldız'ın bahçesi 3000 kişi alır. Toplayın şu davulcuları çalalım" dedi. Ben "aa, ne iyi" falan diye geçiştirirken şimdi ciddi ciddi düşünmeye başladım. Çünkü iyi fikir, okulun tanıtımı anlamında da çok iyi olur üstelik.

Neden olmasın? Yurt dışında pek çok iyi müzisyenle çalıştın ama daha iyi iletişim kurduğunu düşündüğün müzisyenler var mı?
Çok enteresan bir soru. Ama bu kesinlikle şu anda çaldığım grup. Aydın Esen, John Lockwood. Çünkü, 20 sene olmuştur herhalde, orada burada hep beraber çaldığım insanlar. Yani bizim kendi içimizde söylediğimiz, 'ailenin elemanları' gibi. George Garzon da buna dahil. Ben bascı olarak Dave Holland'ı da getirebilirim ama ben onunla aile değilim, yani o kadar iç içe müzikler yapıp, kafamızın aynı gidip gidemeyeceğini bilmiyorum ama John'la biliyorum, Aydın'la biliyorum. Tune bu diyorum, bitiyor. O açıdan en çekirdek bu. Ben çok kritik bir adamımdır, öyle sevmem her şeyi.

Öyle mi?
Özellikle kendi müziğim için geçerli bu. Uğraşıyorum kendimle ama Akbank Caz'daki konser için ilk defa bir şey söyleyemedim. "Ne güzel oldu" falan diyorum. Gerçekten en doğru adamları bulduğuma inanıyorum.

Şanslısın o zaman...
Kesinlikle. Aydın, John, bir de şimdi George. Daha hiçbir şey istemiyorum. Bu nerede, ne kadar çalabilirsek devam eder.

Türkiyeli müzisyenler içinden "çalabilirim, ortak bir şeyler üretebiliriz" dediğin müzisyenler var mı?
Demirhan olabilir. Tabii gene tanıdığım insanların arasından sayabilirim. Tanımadığım, müziğini bilmediğim, tercih etmediğim çizgide müzik yapan müzisyenlerle bir şey yapmak gibi derdim yok. Mehmet Ali (Sanlıkol) ile bir konuşma sonrasında gelişen ve üstüne Nardis'de çalabildiğimiz gece, "aklımızda kalsın bu" şeklinde yorumlandı bizim tarafımızdan, hoşumuza gitti. Onur'la kesinlikle olur. Çünkü onunla kafalarımız bayağı aynı çalışıyor, isteklerimiz aynı, geçtiğimiz yerler aynı, yine aile durumu var bir çeşit yani.

Peki bir ara rock çaldığını duydum.
(Gülüyor.) Tabii ki çaldım.

Bir sürü cazcının da böyle bir rock geçmişi var ama son nokta caz oluyor. Niye rock değil de caz?
Niye öyle?...

Hiç düşünmüş müydün bunu bilmiyorum ama...
Düşündüm, düşündüm. Şu anda öğrencilerimle de aslında bunu konuşuyorum. "Ya ben bunu çalmayacağım ki, niye bunları öğreniyorum" diyorlar. Ben de diyorum ki, "bilmiyorsun, baba figürü gibi bunu sana söylemek istemem, hocan da değilmişim gibi dinle beni" diyorum. Benim geldiğim yer de bu. Ben de Zeppelin'ler, Bonham'lar falan dinleyip dağıtıyordum ve saksofon sesinden nefret ediyordum. Sonra bir noktadan sonra estetik değişmeye, gelişmeye başlıyor. İşte hep aynı şeyi çalıyorum, başka şey yok mu çalacak derken... Şunu demek istemiyorum; cazın tekniği daha geniştir de, büyüktür de, ilk önce onu algılar insan sonra buraya gelir falan gibi bir şey söylemek istemiyorum ama yeni bir şey. Daha önce seslerini duyduğumuz ama algılayamadığımız bazı şeyler hem algılanabilir hem de çok güzelmiş, durumu ortaya çıkıyor. O noktadan sonra o çizginin neresine gideceğini yine eski beğeniler belirliyor daha çok. Sert bir şey seviyorsan fusion benzeri bir şey yapabilirsin, Coltrane seviyorsan başka bir yere gidersin. Ben Don Cherry'den dolayı Ornette'i (Coleman) falan duymamış olsaydım başka bir yere gidecektim. Ama duydum, gittim adamlarla tanıştım ve oralarda bir şeyler oluştu. Gene Boston'a dönüyoruz aslında, okul öncesi falan bunlar. Ama hala rock seviyorum. Çok her gün dinlediğimi söyleyemem ama bir Frank Zappa koyduğum zaman, gayet ilk günkü kadar mutlu oluyorum.

Peki niye Türkiye?
Türkiye aslında enteresan bir şekilde şöyle oldu: Ben gayet keyifli yaşıyordum, çalıyordum, yine aynı grupla, yani bu burada olmasaydı, orada olacaktı. Fakat birincisi askerlik durumum vardı, ikincisi de kız arkadaşımla çok trafik oluyordu. İkincisi daha önemli aslında. Ben gidip gelemiyordum zaten. O geliyordu, kalıyordu altı ay, sonra dönüyordu falan. Bunların hepsini toparlamak için burayı base olarak seçtim. Aslında bizim için nerede olduğumuz çok önemli değil. Konserimiz varsa gidiliyor yine.

Yani tamamen yaşamsal kaygılarla Türkiye? Burada doğdum, burada üreteyim falan gibi isteklerle değil.
Üretim her yerde var. Amerika'yla İstanbul arasında benim için hiçbir fark yok. Orayı daha iyi biliyorum hatta. Şu anda çekilecek bir yer olmadığını da düşünüyorum açıkçası. Bush'u falan düşünecek olursak. Saçma sapan adamlarla 'racism' tartışması yapamam.

İstanbul'dan beslenebiliyor musun istediğin gibi?
İstanbul süper. Özlemenin de katkısı var mutlaka ama benim için bayağı iyi. Şöyle bir şey söyleyeyim; Amerika'da oturdun bir beste yapıyorsun. Bu bestenin ne kadarı Amerikalı ne kadarı Türk sence? Ya da İstanbul diyelim, ya da New York, Boston? Bence daha büyük bir bölümü İstanbul. Çünkü ben burada büyüdüm. 25 yaşında gittim Amerika'ya. Daha modal bir müzik çıkıyor ortaya, ne bileyim böyle bir ilişki de kurmak, ilk defa emprovize yapıyorum ama niye daha modal müzik çıkıyor? Be-bop bir şey de çıkabilir, niye çıkmıyor? Niye o dizimler geliyor. Çünkü ben duyuyorum bir şey, beğeniyorum, yazıyorum ve orada bırakıyorum. Ortaya bu çıkıyor. Demek ki orada da İstanbul bayağı var. Bundan şikayetçi miyim? Hayır değilim.

Güzel o zaman. Konuşacak çok şey var ama şimdilik bu kadar galiba. Son olarak Mayıs ayında Babylon'da vereceğin konserden de söz edelim...
Konser Mayıs'ın 20'sinde üçlüyle olacak. Onur, Robert ve ben. Müzik ise tamamen sound based improvisation olacak.


Raife Polat