|
Bu adamı yakın takibe alın!...
Önce uluslararası yarışmalarda derece (2002 ve 2003 Luigi Russolo Elektroakustik Kompozisyon Yarışması'nda "Blank mirror" ve "Below the cold ocean" adlı eserleri ile üçüncülük ödülü), ardından yurt dışındaki festivaller, toplama albümler ve sonunda geçtiğimiz yaz Amerika'daki Locustmusic tarafından yayımlanan "A walk through the bazaar" albümü. Artık Erdem Helvacıoğlu'nu durdurmak mümkün değil. Öyle ki, şimdiye kadar internet aracılığıyla tüm bu iletişimi kursa da, elektronik müzik arenasında kalıcı bir yer edinmek ve daha rahat ortak üretimler için Avrupa'ya yerleşmek girmiş planları arasına. Tabii üretimlerinin de ardı arkası kesilmiyor. Bir kısmını konuşabildik ama tamamı için yakın takibe almak gerekiyor Erdem Helvacıoğlu'nu...
Güneydoğu'da bazı konserler verdiğini duydum. Bu konserlerin
hikayesiyle başlayalım mı?Venge Sodiri diye sadece Zazaca söyleyen bir grup var. Bağlama, ney gibi traditional enstrümanların kullanıldığı bir müzik yapıyorlar ama elektronik alt yapılar, yeni bir şeyler istiyorlardı. Ben de onlarla bu tarz bir çalışma yaptım. Sonra Diyarbakır Festivali'ne gittik. Ondan sonra da Muş'ta çaldık. Galiba birkaç konser daha olacak. Belki yeni bir albüm olursa, albüm için de yine benzeri bir çalışma yapabiliriz. Hazır oralara gitmişken kendi çalışmalarınla ilgili bir girişimde de bulundun mu? Sokaktaki sesleri kaydetmek gibi örneğin? Detaylı bir şey yapamadım ama en azından görsel olarak ya da duyum olarak bir daha gittiğimde neler yapılabilir diye düşündüm. Çünkü çok farklı gerçekten. Beni en şaşırtan şeylerden birisi, Muş'ta vokalistlerden Mehmet ile Varto ilçesinde ara sokaklarda dolaşırken orta yaşlı bir kadına rastladık. Benim için "Türk mü?" dedi. Normalde "yabancı mı?" falan diye sorarsın. Türk mü demek orada yabancı demek zaten, 'bizden değil'. Zaten neredeyse tamamen Kürtçe konuşuyorlar. İletişim sorunu da var yani? Tabii. Kendi ülkende bir yere gidiyorsun ve bilmediğin bir dille karşılaşıyorsun. İnsanlar seni garipsiyor. Çok acayip bir duygu. Yurt dışında da bir yabancısın sonuçta ama orada gayet iyi tanınıyorsun artık. Sürekli festivallere katılıyorsun, son olarak nerelere gittin? Mart'ta Havana'daki elektronik müzik festivaline katıldım. Mayıs'ta Belfast'ta yine bir haftalık bir festival vardı. Sonic House Research Center diye bir yer açılmış. Orada açılışta çaldım. Çok önemli bir merkez ve İngiltere'den falan önemli katılımcılar vardı. Birkaç hafta önce Fransa'daydım, Besançon diye bir şehirde. Nuit Bleue/Mavi Gece diye bir festival. İki gecelik. Bir gecesi kesintisiz. Yaklaşık 12 saat elektronik müzik. Mekan 1700'lerden kalma bir tuz fabrikası. Şimdi müze ve sanat merkezi olarak kullanılıyor. Çok yüksek tavanlı, metrakarelerce bir mekan ve enteresan bir ses düzeni kurmuşlar. Toplam 48 tane speaker vardı ve her sesi istediğin yere yönlendirebiliyorsun. Arkanda da var, üstünde var falan. Üçüncü senesi bu yıl. Philip Jeck, Leafcutter John vardı. Beni de Arnold Salé diye bir Fransız besteciyle onur konuğu olarak çağırdılar. On iki saatlik performansın içinde bizim için özel bir konser yaptılar. Neden bizi seçtiklerini anlattılar. Dünyanın her yerinden yaklaşık 200 bestecinin arasından bizi çağırmışlar. Böyle bir güzelliği vardı. Tamamen kendi girişimlerinle geldin bu noktaya. Nasıl bir süreç bu? Biraz anlatabilirsen senin gibi bu müziğe emek veren müzisyenlere de belki fikir vermiş olursun. Dünyada yaklaşık 10 tane yarışma var önemli. Onlardan üçünde derece aldım. Bunların hepsini kendim araştırdım, buldum, CD'ler basıldı. Belli bir kesimde ses getirdi. Sonra Amerika'da Locustmusic'den yayımlanan "A walk through the bazaar" albümü bayağı ivme kazandırdı. Şimdi Matmos'un da o seride albümü yayımlandı. Wire'da yorumlar falan çıktı. Derken bir bağlantı diğer bağlantıyı doğuruyor. Kim Cascone ctrl_alt_del'teki parçayı beğenmişti, başka birine tavsiye ett. Şimdi toplama bir albümde yeni bir parça çıkacak. Burada böyle bir piyasa yok. İlgilenen insanlar var tabii ki ama albüm basacak, sirküle edecek bir ortam yok. Yurt dışından sanatçıları getirmek çok büyük bir sorun değil. Önemli olan buradaki potansiyeli çıkartıp, bir kültür ihracatı diyebilirsek, öyle bir şeyi yapmak. Modern kültüre, evrensel kültüre bir katkıda bulunmak. Sonuçta müzisyen kendi çabasıyla yapabilirse yapıyor bunu Türkiye'de. Bir organizasyon ya da menajerlik sistemi söz konusu değil. Amerika'ya baktığında modern sanatların büyük kısmı foundation'lardan destek görüyor. Bu foundation'larda oranın zenginlerinden alıyor. Zenginlerde kültüre bir katkıda bulunmuş oluyor. Yani orada oturmuş bir sistem var. Amerika'da da, Avrupa'da da. Bir sürü festival, plak şirketi var. Plak şirketleri belki bin basıyor, belki beş bin basıyor, belki yüz bin basıyor, önemli değil. Önemli olan sirkülasyon olması. Bu olduğu sürece sanatçıda bir ivme oluyor, bir sinerji oluyor. Herkes birbirini destekliyor. Ondan sonra da bu devam ediyor. Böyle olmadığı zaman yerinde sayıyorsun ya da sanatçılar kendi başlarına bir şeyler yapıyorlar ama bir yere kadar. Bir yerden sonra da sistemin kendi çarkının düzgün gidiyor olması lazım.
Peki çok güzel; albümlerin çıkıyor, festivallerden
davet alıyorsun ama çok fazla üretim var bir yandan da. Sence seni orada
ayıran, seni davet etmelerine neden olan şey ne?Birkaç şey olabilir. Geçmişim pop-rock müzikten geliyor. Daha sonra master, doktora yaparken akademik bir birikim de kazandım ama hep bu iki dünyayı birleştirebildim. Etkenlerden biri bu olabilir. İkincisi kendi kültürümden çok şey alıp onları modernize ediyorum ve bunu birilerine bir şey öğretmek için değil, samimi bir şekilde, hissettiğim için yapıyorum. Bu samimiyet de sanırım yansıyor. En çok beğenilen parçalar mesela, buradaki seslerin alınıp bir şekilde yeniden yapılandırıldığı parçalar. Ses biriktirme merakı sende nasıl başladı? Eski Türk filmlerini kullanıyorsun, sokak sesleri var, eski kayıtlar var ve bunları müziğine de yansıtıyorsun. Başlıbaşına bir iş çünkü bu, ciddi bir arşiv. Tabii, bayağı arşivcilik yapmak, çok detay dinlemek gerekiyor. Çok kısacık bir sample bulmak için bayağı bir araştırma yapmak gerekiyor ama zaten bütün sanatlarda bence bu var. Hep bizi etkileyen filmler, bizi etkileyen dans performansları, ne olursa olsun, hiç farketmez. Hep yönetmenin çok detaylı, nakış gibi işlediği şeyler oluyor. Yani kültürün alt yapısını o kadar iyi kavraman lazım ki, bu müzikse ses dünyasını çok iyi anlamak lazım. O zaman istediğimiz yere gidip, istediğimiz şeyi çok daha rahat üretiyoruz. Bende özellikle master döneminde yoğunlaştı bu uğraş. Üniversite döneminde de vardı. Türk enstrümanlarını kullanmak, dinlemek, oradan sampler nasıl alınır falan ama asıl master zamanı yoğunlaştı. Şimdi de doktora yapıyorsun. MİAM senin isteklerine cevap verdi mi peki? Tabii. Ses mühendisliğini öğrenmek, kendi prodüksiyonlarını geliştirmek anlamında hem genel olarak modern müziği ve elektronik müziği öğrenmek hem de bestecilik anlamında beni çok geliştirdi. Kompozisyon hocalarımızla yaptığımız çalışmalar insanın kafasını daha çok açıyor. Yaptığım projelerde detayını çok daha rahat görebiliyorum işlerin. Şimdi doktoraya da devam ediyorum zaten ve belki de elektro-akustik müzik üzerine Türkiye'de doktora yapan ilk kişi de olabilirim. Doktora tezim için ilginç bir şey düşünüyorum mesela. Kaybolan ya da az kullanılan eski Türk enstrümanlarını bulup, araştırıp, onları çalanlara ulaşıp ya da aletleri bir şekilde yeniden yaptırıp, bu aletlerin seslerini elektronik müzikle değiştirmeyi düşünüyorum; ama özlerini kaybettirmeden. Bunu hem tez olarak yazılı bir döküman haline getirmeyi hem de kompozisyonları bir CD haline getirerek belki bir albüm yapmayı düşünüyorum. Locustmusic ilgilenir mesela bu projeyle. Locustmusic'le iletişiminiz sürüyor. Onlar mı seni dürtüklüyorlar, yoksa sen mi onlara projelerini sunuyorsun? Şu anda onlar beni dürtüklüyorlar; bir albüm istiyorlar. Ben de onun üzerinde çalışıyorum şimdi. 2005'te yayımlanacak. Solo akustik gitar ve canlı elektronikler. Yani çalarken elektronikleri sesin değiştirilmesi üzerine kurulu bir proje. Ben onlara tek parçalık bir demo göndermiştim, çok beğendiler ve bunu mutlaka albüm yapmalıyız, dediler. Gelelim sound art kavramına... Türkiye'de de son yıllarda karşımıza çıkmaya başlayan, ancak hala sığ üretimlerin gözlendiği, yurt dışında ise yoğun bir odaklanmanın görüldüğü sound art kavramını burada daha yaygınlaştırmak olası mı? Bienallerde karşımıza çıkıyor örnekleri. Sadece ses üzerine kurulmuş işler var. Çünkü ses esasında çok etkileyici bir kavram. Ctrl_alt_del CD'si bence çok önemli. Türkiye'de ilk defa böyle bir çalışma yayımlandı çünkü. Kim Cascone'u bile getirmeleri çok önemli. Türkiye'de ses esntelasyonu kavramı yeterince oturmuş değil. Avrupa'ya, Amerika'ya bakıldığı zaman sadece bunun üzerine kurulan kariyerler var. Tate Museum'da bir aylık bir ses enstelasyonu kuruyor sanatçılar mesela. O proje bitiyor, başka bir yere gidiyor. Sadece ses üzerine üreten çok insan var. Türkiye'de hem negatif hem pozitif var. Yapılmıyor ama yapılacak çok boşluk var. Biraz destek olsa bir anda ciddi bir ivme olacak. Elektronik müziğin Türkiye'de biraz içi boşaltılmış bir kavram olduğunu düşünüyorum ben. Yani sürekli elektronik müzikten söz ediliyor, yurt dışından bir dolu müzisyen getirtiliyor, konserler dolup taşıyor ama gerçek dinleyicisi ne kadar merak ediyorum. Dinleyicisinin yüzbinlerce olduğunu zannetmiyorum ama elektronik müzik Türkiye'de tekno ya da house müzik içerisinde değerlendiriliyor. Tanımlamak zor, çünkü kendi içinde o kadar çok tanımı var ki... Çok ritmik ögelerin olmadığı müziğe ambient da diyebiliriz elektro-akustik çalışmalar da diyebiliriz ama benim gitar projem için ne diyeceğiz mesela? Her şey çok iç içe geçti ve kulaklar belki beş sene sonra iyice alışmış olacak bu seslere.
Yine de bir cahillik var Türkiye'deki dinleyicide.
Mutlaka has bir dinleyicisi vardır ama bir yandan da deli gibi tüketilen
bir şey.Evet ama bunu yapanlar da plak şirketleri zaten. Basın da destek veriyor. Nerede çok satış görülürse o anlatıma doğru kayılıyor. Teknoysa, elektronik müzik teknodur, gibi bir durum çıkıyor. Bu kadar işin içinde olan bir insan olarak bu durum seni rahatsız ediyor mu? Ediyor tabii. Bir anda bütün anlatımı çok kısıtlıyor. İnsanları çok yanlış yönlendiriyor. Her şeyin popüler kısmı var, bu da olacak, olmalı da zaten ama sadece oymuş gibi göstermek yanlış. Çünkü bütün üretimi ve hatta tüketimi kısıtlamış oluyor. Senin bir de tiyatro ve film müzikleri yaptığını görüyoruz. Biraz onlardan da söz edebilir miyiz? Bunlar hem keyif için hem de parasal kaygılarla yaptığım işler ama kendimi geliştirmek için de önemli. Çünkü insan kendi kafasındaki albümleri ya da kendi kafasındaki sound'ları senelerce yapabilir ama bir filmde ya da bir tiyatroda istenen duygu bambaşka. Yönetmenin istediğine ve oyunun gerektirdiğine göre çok daha farklı düşünme sistemleri ve kompozisyon çıkartma sistemleri gerekiyor. Bu da insanı çok geliştiriyor. Biraz daha zorluyor sanırım, çok özgür değilsin çünkü. Zorlayıcı ama o kısıtlayıcılığın içindeki özgürlük var. Sınırladığın zaman daha yaratıcı olabiliyorsun bazen. Sonsuz bıraksan hiçbir şey üretemeyebilirsin de. Zaten elektronik müzik görsellikle, filmle direkt bağlantılı. Erdem Helvacıoğlu'nun üretimlerinden söz ediyoruz ama performanslar sırasında yanına insanlar eklenebiliyor değil mi? Tabii. Şu anda tekim ama canlı performanslarda video gösterimleri var, o zaman iki kişi oluyor. İleriki projelerde belki canlı enstrümanların, davulun, Türk enstrümanlarının olduğu dört-beş kişilik bir ekip, benim de gitar çaldığım, belki elektronik seslerin daha az olduğu projeler de var. Hep bu şekilde olacak diye bir şey yok. Farklı insanlarla çalıştıkça yeni yerlere gidecek. John Wilson diye Amerikalı bir besteci var mesela, "Lord of the Rings"in trailer müziklerini yapmış, Nine Inch Nails, Orbital gibi gruplarla çalışmış bir müzisyen. Onunla bağlantıya geçmiştim. Onun kendi yaptığı enstrümanlar var; özel yaylardan, gitar parçalarından falan yaptığı, o enstrümanların seslerini kaydedip bana gönderdi. Ben de o sesleri deforme ediyorum ve böyle ortak bir proje yapacağız. CD değiş tokuşu yapıyoruz ama şimdi umuyorum bir ay kadar Amerika'ya gidip, orada da devam edeceğiz. Şu anda internet üzerinden gidiyor ama... Son olarak yeni düşüncelerden söz ediyorken, yakın gelecekte hangi projelerle uğraşıyor olacaksın? Eylül'de İtalya'da, Kasım'da Seul'de performanslarım olacak. 2004 sonu, 2005 başı gibi Türkiye'de bir albümüm çıkacak. Müzikotek firmasıyla bir çalışmamız var. Ekim-Kasım aylarında kayıtları yapılacak. Yine Türk enstrümanlarıyla elektronik beat'leri kullanacağım ama biraz daha ticari bir yapıda olacak sanırım. İstanbul Tiyatro Festivali'nde sahnelenen "Gökkuşağı" adlı oyunun müziklerini yapmıştım. Eylül'de tekrar sahnelenecek. Onun CD'sini çıkartmak istiyoruz. Audio parçalar olacak, arkasında da gösteriyi anlatan birkaç video olacak. Ekim gibi çıkartmayı planlıyoruz. İlginç bir iş aslında. Sultanahmet'te bir halıcının yanında otoparkta yapılan bir kazıda bir bizans sarayının kalıntılarına rastlanmış. Oyun orada oldu. Arklarla birbirine bağlanan odalardan oluşuyor. Seyirciler mekandan mekana geçiyorlar. Her mekanda ayrı bir müzik, ayrı bir ses dünyası var. Sanki real time olarak bir filmin içinden geçiyormuşsunuz gibi. Bir de bu ay Avusturyalı bir şirketten çıkacak bir toplama albüm var; "Poetry and Chaos" adında. Hikayesi ilginç; projeye katılan tüm besteciler kendi dillerinde en sevdikleri kitabın ilk ve son cümlesini kaydediyorlar. Sonra internet'te bir yere upload ediyor bunu herkes. Orada bir ses havuzu, bir data bank oluşmuş oluyor. Ondan sonra her besteci bütün bu sesleri bilgisayarına indiriyor ve sadece bu sesleri kullanarak, başka hiçbir şey kullanmadan onları deforme ederek, değiştirerek kendi bestesini yapıyor ve toplama albümde yer alıyor. Çok enteresanmış... Evet. Bayağı önemli isimler var; Kim Cascone, Paul Yates, Andrew Duke gibi toplam on beş besteci var. Seslerin değiştirilip nereye getirilebileceğini, ne kadar sonsuz bir dünya olduğunu görüyorsun. Raife Polat |