|
Betty Ween sahnede... Betty Ween sonunda resmi kayıtlara geçti. Bundan iki yıl önce antipopüler için yaptığımız söyleşide elektronik bir sound üzerine odaklanmış ve o çerçevede şekillenen bir albüm isteğini konuşmuştuk ama yine o zaman da konuştuğumuz gibi, Türkiye'de her an her şey değişebiliyor. Ve Betty Ween, o zaman daha geri planda yer alan akustik proje ile gün yüzüne çıktı ilk kez. Bu projenin somutlaşmasının gerçekten kendi sesini arayan genç müzisyenler için de umut verici bir gelişme olduğunu düşünüyorum. Albüm elime geçtiğinden beri kotarmak istediğim yazı da, yine her an her şey değişebilir sözüyle rahatlıkla açıklayabileceğim bir durum sonrasında şimdi okuyacağınız Gülüş'le yaptığımız muhabbetin kağıda dökülmüş hali aslında. Bunun bir söyleşi olduğu gerçeğinden kopup hararetle okuyacaklarınızı konuşmaya başladık ve farkettim ki çok içten bir Gülüş var karşımda ve biz klişelerden, bize dayatılan gerçeklerden konuşurken, gayet güzel sıyrılıp o klişelerden gerçek düşüncelerimizle var olduk karşılıklı... Nereden başlayalım bilmiyorum aslında ama şu elektronik-akustik meselesine girebiliriz biraz. Sen tam da elektroniğin bu kadar popüler olduğu bir anda beklediğimizin aksine akustik projenle çıktın karşımıza. Nasıl oldu bu?
Benim esas yoğunlaşmış olduğum konu bestecilik, yani
singer song writer titel'ını ben çok seviyorum, kendime daha uygun buluyorum.
Dolayısıyla armoni bilgimi geliştirmeye çalışıyorum, vokal dersleri alıyorum
ve sonuçta benimle çalışan müzisyen hangi enstrümanı çalıyorsa ben ona yoğunlaşabiliyorum.
Çünkü benim zaten müzik dinleme yelpazem bayağı geniş. Çok elektronik avant-garde
müzikler de dinliyorum, folk müzik de dinliyorum, caz da, spektral müzik
de ve her birinin de hoşlandığım belli kesitleri var. Bestelediğim şeyi,
yazdığım sözleri bir kategori gütmeksizin, yine kendi tarzımda kalarak elektronik
ya da akustik olarak yorumlayabileceğimi düşünüyorum. Böyle olması benim
için daha iyi, çünkü ben bir enstrüman çalmıyorum. Dolayısıyla benim her
iki şekilde de duyabilmem bir avantaj. Örneğin bu albümde "Bora" diye bir
parça var, ilk yaptığımız versiyonları tamamen elektronikti. Şu anda albümde
bir gitar versiyonu var ama yarın yaylı dörtlüsü çıkarsa karşıma ben bunu
onlarla da yorumlayabilirim. Benim için zor olmaz.Bir ara konserlerin de öyleydi; iki grubun vardı, biri akustik diğeri elektronikti. Evet öyle bir şansım vardı bir ara ama şu anda tek bir şeye konsantre olmak daha akıllıca geliyor bana. Çevremde çok çok iyi müzisyenler var, onlarla birlikte çalışmak da çok zevkli tabii. Şunu da söylemek isterim. Bu albümden hafif rock'a dönük bir sound alıyorsan eğer, bunu yapabilmiş olmaktan çok mutluyum. Çünkü benim çok geniş bir rock backround'um yok ama benim o zamanlarda, belki de genç hissetmemden kaynaklanan, daha enerjik, sinirli belki, daha kızgın olabildiğim anlar oluyordu ve bunu yansıtabilmiş olmaktan çok büyük mutluluk duyuyorum. Şimdi mesela gitgide yumuşuyor mu demek lazım, olgunlaşıyor mu demek lazım, ikinci albümümün bu kadar patlamayacağını düşünüyorum. Gerçi bu albüm için bile patlıyor diyemeyiz, bu da yumuşak bir albüm. O yüzden bu albüm biraz rock çıkabildiyse eğer çok mutluyum. Çünkü başka albümlerde çıkabileceğinden emin değilim. Bu ilk albüm olabilir ama bir sürü demo kayıtların var. Zaten kaç yıldır uğraşıyorsun ve içlerinden dokuz tanesi sıyrılıp albüme girmiş... Dokuz tanesi sıyrıldı diye bir şey yok. Aslında on beş tane de koyabilirdik, fakat bu bir konsept albüm ve bir şey anlatmak zorunda. Bu yüzden de aynı konuya değinen üç tane şarkı varsa ben bir tanesini seçmek zorunda kaldım, hatta belki en güzeli bile değildi o. Sonuç olarak birden dokuza kadar giden bir hikaye var, üstüne üstlük albümdeki sırayla olmak zorundaydı neredeyse. Mesela İstanbul'la başlamak zorundaydı, "I have come to accept my destination" lafı başka bir yere giremezdi. Dolayısıyla albümü ilk dinleyenler hemen bir Hint ezgisiyle karşılaşıyorlar, çünkü bir raga üzerine kurulu ama onu başka bir yere koyamazdım, intro yapmak zorundaydım. O zaman bu albüm için seçtiğin konsepte girebiliriz biraz. Çünkü sen hep konseptler çerçevesinde yazdın, düşündün, hissettin, yaşadın... Neden bu hikayeleri seçtin? Çünkü bu hikayeler benim hayatımı şekillendirmiş olan hikayeler. Yani fazla uydurmadığım, kendiliğinden çıkan, bana ait şeyler bunlar. Bu benim. Bu yüzden de çok kolay çıktı tabii. Oysa bir konsept albüm yapmak daha zor olur sanki, yani 'hadi ben bir konsept albüm yapayım' dediğin zaman zor olur herhalde... Sen zaten öyle yaşadığın için herhalde 'çok kolay çıktı' diyebiliyorsun... Evet. Ben galiba bir konsept kızım. Çünkü çok küçükken bile -bir kere çok reklam seven biriyim, küçükken de televizyonda hep reklamları izlerdim, o yüzden de zaten reklamcılık okudum büyüyünce ama reklamcıların ortamını sevmedim ve bu işi yapmadım o başka- şunu hatırlıyorum mesela; vişne suyu içerken sürekli onun kapağına bakardım ve içerken hep onunla ilgili bir reklam hayal ederdim. Sonra da çok daha büyük bir keyifle içmeye devam ederdim vişne suyunu. Bunu hep yaşıyorum; otobüste bir yere giderken bir şeyi, bir düşünceyi birden paketliyorum ve bir konsept haline getiriyorum. Dolayısıyla bütün şarkılarda belki öyle kendi kendine gelişti. Bu bir oyun gibi benim için; her şeyi konsept haline getirmek. Albüm kapağına, tasarımına, anlatımına bakınca sanki daha yazılmış, çizilmiş, köşeleri belirginleştirilmiş gibi anlaşılabilir. Sense bunun çok kendiliğinden olduğunu söylüyorsun. Onun için bu hissi biraz daha netleştirmek istedim. Peki ben sana bir soru sorabilir miyim? Sence bu albümde hakikaten bir konsept kasması mı var, yoksa kendiliğinden çıkmış gibi mi görünüyor? Dediğim gibi tasarımına baktığın zaman daha üzerinde düşünülmüş, kafa patlatılmış gibi görünüyor. Gerçi bu da doğal ve müziği dinlediğin zaman ya da sözlere takıldığın zaman biraz daha sıyrılabiliyorsun... Peki seni rahatsız ediyor mu?
Belki bazı insanları eder ama beni etmiyor. Konsept çok kullanılan bir kavram, artık her şeyin bir konsepti var. Nedir konsept? Öyle bir sözcük ki artık, insanı biraz itmeye başladı, içi boşaltıldı. Ama sonuçta insanların verdiği isimler bunlar, sen de buna konsept demek zorunda değilsin. Bu bir hikaye sonuçta. Sen öyle görüyorsun ama bu söyleşiyi okuyan biri; 'işte yine konsepte takmış biri' diye de düşünebilir. Sen bu düşüncenin dışına nasıl çıkartıyorsun insanları önemli olan o. Dediğim gibi ben bir şeyleri konsept gibi düşündüm çocukluğumdan beri ama işin sanatı tarafına gelince hiç öyle düşünmediğimi söylemek istiyorum gerçekten. Yani ben bu şarkıları bir şarkı olsun diye yazmadım. Bunlar benim günlüğümden, sağdan soldan bulduğum kelimelerin birleşmesi ve sonradan "aa bak, bunların hepsi bir hikaye anlatıyor, aynı konuya değiniyor" dediğim şeyler. Zaten Betty Ween de öyle çıktı. Benim eski grubumla yaptığım şeyler de benzer ruh hali. Sonuç olarak çok tutarlı bir şey var ortada ve bu 'between' bir durum. Yani iki arada bir derede kalmış bir insanın, hiçbir yere ait olmadığını hisseden bir insanın durumu. Bunları aynı çatı altında toplamaktan daha doğal ne olabilir ki? Mesela bana şimdi Hint müziğini nasıl koydun bunun içine veya niye Hint müziği, diye soruyorlar. Hint müziğini koydum, çünkü duyuyorum gerçekten. Sana en eskiden beri çok severek dinlediğim pop şarkılarını söyleyeyim, hep beraber dinleyelim bunları, bir bakarsın içinde bir tabla var, bir raga var, Beatles'dan tut Annie Lennox'a kadar bir sürü insan bunu kullanmış ve ben her seferinde sevdiğim bir parçayı duyduğumda, U2'nun bir remix'inde bile bir bakıyorum bu da tablaymış, bu da sarodmuş. "Open" parçasının sonunda, bittiğinde birisinin "aaa aa aağ" demesi lazımdı, benim için zamanın dışına çıkması lazımdı o şarkının ve bunu yapabilen tek şey de bir Hint vokali benim gözümde. Böyle bir şansım varken de kullandım. Senin şanssızlığın -bu bir şanssızlıksa eğer- ne biliyor musun, bu konsept hikayesinde de Hint hikayesinde de kimin, nasıl belirlediğini bilemediğim o 'trend'ler var ya, şu anda ikisi de trend. Ama biraz müzikten anlayan bir insansa bunu dinleyen şu farkı hemen anlar; burada klasik Hint müziği var devrede. Halbuki diğerlerinde loop'lar var, Hint pop müziği var ve arada çok ciddi bir fark var. Ayrıca böyle bir konuşma yaptığımız için de çok memnunum, çünkü benim burada ifade etmek istediğim bir şey var. Ben bir buçuk sene önce işimi önce yarı zamanlıya indirgedim, sonra tamamen bıraktım ve bunları yaparken amacım müziğe daha fazla yönlenmekti. Çok geç kaldığımı düşündüm ve artık gerçekten buna hayatımı adamak istediğime karar verdim ve bunu yaptım. Yaparken de kendi kendime bir söz verdim; hiçbir şekilde hırslı olmayacağım müzikte. Çünkü bu bir sanat meselesi ve ben ne yaparsam kendim için yapacağım. Bu sözü de tuttuğuma inanıyorum kendime karşı. Mesela şimdi konuşuyoruz ya "bu pop kategorisine girecek", "aslında konsept olması ve içinde Hint müziği bulunması senin biraz şanssılığın", buradan şöyle bir şey çıkıyor; bu albümün klişelere takılma tehlikesi var. Ama ben hiçbir şekilde klişelere takılmaktan korkmuyorum. Bu müziği eğer ben gerçekten içimden gelerek yaptıysam, takılacağı varsa da takılsın. Bu müzik pop mu çıkıyor, çıksın. Hint müziği çok mu kullanılıyor, kullanalım. Eğer ben istiyorsam olsun. Çünkü sonuçta Stravinsky, Jimi Hendrix gibi bir dahi değilsen eğer ortalama bir dinleyicinin senin ne kadar 'kendine has' olduğunu anlaması çok daha zordur, çünkü yaptığın ne kadar özel olursa olsun, birileri tarafından üretilmiş bir malzeme ile, birileri tarafından üretilmiş belli başlı bilgi ve duyumlar birikimi ile bir şeyler yaratıyorsun. Dolayısıyla yaptığım müziği kaydettiğimde karşıma çıkan şey popa, caza veya rock'a yakın olmuşsa ve ben onu böyle duymaktan memnunsam neden rahatsız olayım ki? Bana ait bir şey çıktı mı? Bunlar önemli bence.
Kendinle ters düşmeyeceği sürece hiç önemli değil diyorsun.Evet aynen öyle. İstediği kadar klişe olsun. Şu albümü ben bir adaya götürüp dinleyebileceksem o zaman ister klişe olsun ister olmasın, ister standart güzellik koşullarına ters düşsün ister düşmesin. Hiç önemli değil. Benim plak şirketimden, yani Elec-trip'ten menajerim, "bu albüm o kadar enteresan ki hiçbir yere koyamazsın. Pop'a koyamazsın, rock'a koyamazsın, caza koyamazsın, dolayısıyla biz bu albümü tanıtmak için çok ciddi bir efor sarfetmek zorundayız. Bu bizim için hem bir tehlike hem de zevk" dedi. Artık biliyorum ki bunu da zaten Türkiye'de bir tek Elec-trip kabul edebilirdi, etti. Bunu özellikle söylüyorum, çünkü hakikaten öyle. Onlar albümü beğenip beğenmediklerine bakmışlar sadece; "biz bu albümü çok beğendik, zor olacak ama hadi yapalım" demişler. Ben sana çok güzel bir açıklama yapayım bu albüm için; hiçbir yere ait olmayan bir albüm. Sana ait. Evet. Ben hem bir müzik yazarı hem bir müzisyen olarak, bir bir taraftan bir diğer taraftan bakabiliyorum. İkisi aynı anda olmuyor da önce birisini yapıp sonra öteki taraftan bakabiliyorsun. İnsanların kendilerini ifade etmeleri için bir söze dökmeleri ve ister istemez bir kategoriye koymaları şart oluyor. Buna çok da asi bakmamak lazım. O bir yere girmek zorunda ama o kategoriler sürekli yaratılabilir çünkü herkes her şeyin sürekli değiştiğinin zaten farkında. Müziği yaparken bunlara takılmamak gerekiyor. Sanatta kıstas sen kendinsin; yaratan. Ve sen kendin de söylediğin gibi tek bir tür değil, çok daha geniş bir yelpazede müzik dinliyorsan yaratırken de tüm bu türlerden etkilenirsin. Kendini tek bir türe sığdırman çok zor olur, dolayısıyla bu albüm de tek türe sığmamış; ondan da almış, öbüründen de almış... Öyle, öyle. Yani bu albüm geçmişten bu yaşıma kadar dinlediğim bütün müzikleri şöyle ya da böyle barındırıyor. Bir ileri albüm olursa eğer -ki şu anda biraz şekillenmeye başladı- daha bir tarafa kanalize bir albüm olabilir. Çünkü bu bir ilk patlama; ağzını açtı, ilk kez konuştu. Tabii söylemek istediğim çok şey var. Dolayısıyla bu işin içinde rock da olacak, Hint de olacak, caz da olacak, biraz daha çağdaş müziğe dönük bir şeyler de olacak, ki hepsi de var. Dinlerken çok merak etmiştim ve şimdi de birden aklıma geldi. Neden "Lost Satelite"? "Lost Satelite" albüme göre biraz daha farklı tınladı. Bunun sebebi de benim onu kendime çok sinirlendiğim bir anda yazmam. Bir yaz gecesiydi, bir sürü insan oturmuş birbirlerine bir şey anlatıyorlar, çok eğleniyorlar, ben de onların arasındayım ama bir şekilde onların anlatıkları beni güldürmüyor. Bir süre sonra ben hala orada sıkılarak oturduğumu görünce kendime çok kızdım, niye sosyal olamıyorum diye. Biraz nefes almaya çıktım dışarıya ve bir kağıt kalem aldım. Yıldızlara bakarak, "ben buradan yıldızlara doğru düşen kayıp bir uyduyum" diye o an abuk subuk olduğunu düşündüğüm bir şeyler yazdım. Sonra bir gün gitarı elime alıp, sözleri bağırdım. Onur da (Türkmen) "ya ne güzel, hit parça gibi oldu" dedi. Aslında ben onu atacaktım ama Onur beni biraz gaza getirdi ve çıktı. Çıkmasının ötesinde klibi buna yapalım diye seçildi. Sen mi seçtin, plak şirketinin de bir katkısı oldu mu? Plak şirketi bana çok fazla karışmadı, "bu olsun mu" dedim, "olsun" dediler. Biz müzisyenler aramızda düşündük ve o olabilir dedik. İşte bu noktadan sonra başka bir şey ekleyemezdim bu yazıya. Sadece bir kısım insanların tüm klişe/trend'lere uyabilen basit göstergelere kanıp pop listelerine yerleştirilen "in Betty Ween" albümünü alıp, eve gelip dinlemeye başladıklarında gerçek bir hayal kırıklığına uğrayacaklarını söylemek isterim. Raife Polat |