Modern dansın annesi yaşıyor...

New York geçtiğimiz iki hafta boyunca belleklerden kolay silinmeyecek bir belgesele, bir tarihe sahne oldu. Topluluğu Martha Graham'e Joyce Theater'da yeniden yaşam verdi. On bir dansçı Graham'ın kendine özgü dans tekniklerinin bedenlerini sarmasına izin vererek, "Lamentation"dan (1930) "Appalachian Spring"e (1944), "El Penitente"den (1940) "Diversion of Angel"a (1948), "Dark Meadow"dan (1946) "Embattled Garden"a (1958) Martha Graham'ın eserlerini yeniden canlandırdılar. Ustalarına saygıda kusur etmedikleri gibi, genç kuşağın da bu efsanevi sanatçıyı hissederek, yaşayarak keşfetmelerine olanak sağladılar. Martha Graham Dance Company bu olağanüstü çalışmasını New York dışına da taşıyacak mı bilmiyoruz ama biz de buradan ustayı selamlamak istiyoruz. Ve Time'ın internet sitesinde Terry Teachout'un, Graham ile ilgili olarak yazdıklarıyla başbaşa bırakıyoruz sizi...

Abartılı koreografisi bizi bazen şaşırttı, bazense dehşete düşürdü, ama o koreografisinde, modern dansı küstah ve olağanüstü bir şekilde cisimleştirdi.

Dikkatinizi ilk çeken şey yüzüydü, ıstıraplar içinde ölü beyazı bir maske, göz yerine iki kara delik, ağız yerine kısa, sert, kırmızı bir yarık ve gökyüzü kadar yüksek elmacık kemikleri. Martha Graham 96 yıllık yaşamında sözünü etmeye değer başka hiçbir şey yapmamış olsaydı bile, sadece bu yüz için hatırlanırdı. Oysa, bu yüze uyan danslar da yarattı: Kısa bacaklı vücudunun tuhaf orantılarından ve saklı yüreğinin acısıyla, yalnızlığından ördüğü haşin, sivri düşler. Bir eleştirmenin nükteli sözleriyle, "doğursaydı, bu ancak bir küp olabilirdi." Graham onun yerine Amerikan dansının annesi oldu.

Graham bale pabuçlarını parçalayan ve 19. yüzyıl balesinin katı geleneklerine karşı çıkan ilk dansçı olmaktan çok uzaktı. 1910 ve 20'lerin Amerikası benzer görüşlere sahip genç kadınlarla doluydu, başlangıçta modern dans, ağırlıklı olarak bir kadın hareketiydi. Ancak, gerçek dansçıların havada süzüldüğünü varsayanları şaşırtan, kaba "yer çalışması", aşırı kasılmalar gibi kendi geliştirdiği teknikler, savaş sonrası modern dansın köşe taşı olmaya başladı. Merce Cunningham, Paul Taylor, Twyla Tharp, Mark Morris, hepsi Graham'ın çocukları ve torunlarıdır. (Hatta Taylor ile Cunningham, her ne kadar sonradan onun nevrotik stilini yadsımış olsalarsa da, onun grubunda dans ettiler.) Bugün onun yöntemleri, dünyanın bütün stüdyolarında rutin olarak öğretiliyor; ama aslında etkilenmeniz için, onları incelemiş ya da danslarından birini görmüş olmanız bile gerekmiyor. Onlar, günümüz dansçılarından her birinin soluduğu havanın bir parçasını oluşturuyor.

1894'de Allegheny'de doğan Graham, 14 yaşında ailesiyle birlikte California'ya taşındı. Üç yıl sonra, dansın öncülerinden Ruth St. Denis'in Los Angeles'taki bir resitaline gitti. Bu, Graham'ın gördüğü ilk dans gösterisiydi ve onu büyüledi. 1916'da, St. Denis'in kocası Ted Shawn ile birlikte yönettiği dans okulu ve gösteri topluluğu Denishawn'a katıldı. Graham, arzulu bir dansçı için tehlikeli sayılabilecek geç bir yaşta, 22 yaşında yazgısıyla buluştu.

Graham, Denishawn'la geçirdiği yedi yılın ardından New York'a taşındı, solo resitaller vererek tek başına var oldu ve sonunda, 1929 yılında kendi grubunu kurdu. Para toplamak için Radio City Music Hall'ün açılışında dans etti ve daha sonra Bette Davis, Gregory Peck gibi oyunculara, nasıl hareket edeceklerine dair dersler verdi. (Richard Boone, ekranda ölmek için, sadece bir Graham düşüşü yaptığını iddia etti.) Ancak, hiçbir şey onu kutsal olduğuna inandığı görevinden saptıramadı: Hareket aracılığıyla "kalbin grafiğini çizmek". Her bir sözcüğüne inanarak, "Tanrı'nın benim içimden fırlayan itici gücü, yaşama sebebimdir" diye yazdı. Başkaları da, kısmen fırtına şiddetindeki güçlü kişiliği nedeniyle topluluk, rahibe gibi bir koreografla, her zaman dini bir mezheple rahatsız edici bir benzerlik taşıdı ama daha çok verdiği yapıtlar nedeniyle buna inandı.

1940'larda Graham, şimdiki ününün başlıca dayanağı olan, heykeltraş Isamu Noguchi tarafından tasarlanmış sembollerle bezeli setlerde icra edilen ve Aaron Copland ile Samuel Barber gibi tanınmış bestecilerin kayıtlarının eşlik ettiği on yıl boyunca, sancılı dans-drama serilerini üreterek Martha Graham oldu elbette. Gerçekleştirdiği pek çok modern antik Yunan mitoloji uyarlamalarından biri olan "Cave of the Heart" (1946), öfkeli deli Medea'nın kendi sakatatlarını hapur hupur yediği korkunç bir soloyu barındırır; bu herhalde Graham'ın en sansasyonel ve gören herkes tarafından kabusumsu bir berraklıkla hatırlanan tiyatro zaferidir.

Graham, koreograf Antony Tudor'un, "nasıl anılmak istersiniz, bir dançı olarak mı, bir koreograf olarak mı?" sorusunu, "tabii ki bir dansçı olarak" diye yanıtlar. "Size acıyorum" diyen Tudor'un sözleri bir kehanet niteliğini taşır. Her şeyden önce göz yakıcı güçte bir dansçı olan Graham, sahnedeki görüntüsü kendisinin nahoş bir karikatürüne dönüşse de, 1968'e kadar dans etmekte ısrar etti. Genç dansçılara yerini devretmekteki gönülsüzlüğü, markalı parçaların yerini, ikna edici hareketler yerine hesaplanmış etkileri kullandığı yeni dansların almasına yol açtı. Onu çok seven eleştirmenler, yanlış bir şey yokmuş gibi davrandılar, ama aslında 1950'den, 41 yıl sonraki ölümüne kadar, neredeyse kalıcı ilginçlikte hiçbir çalışma üretmedi.

Graham bir dansçı olarak hatırlanmak istese de, bu pek olası değil, en azından çok net olarak değil, çünkü gösterileri nadiren filme alınmış; mevcut filmlerin çoğuysa ilkel. Koreografilerinin çoğu, özellikle neo-klasik balenin rakipsiz ustası George Balanchine'in ve dönek eski öğrencileri Taylor ile Cunningham'ın işleriyle karşılaştırıldığında, kalıcı olmayı başaramamış. En önemlileri, öncü bir düğünün en parlak yeniden yaratımları olan "Cave of the Heart" ile "Appalachian Spring" (1944) olmak üzere, sayısı yarım düzineyi aşmayan dansının zaman sınavını geçmesi olası gibi görünüyor. Geri kalanıysa, mizah duygusundan uzak, yaratıcısı ortada olmadığı için kavrayıcı yoğunluğu artık daha az makul olan telaşlı dönem parçalarıdır.

Yine de, teatral bir miras her zaman böyle sözde nesnel ölçülerle ölçülemez. Her ne kadar Nijinsky'yi dans ederken gösteren bir film yoksa da, hiç kimse onun 20. yüzyıl balesindeki onurlu yerini sorgulamıyor. Graham, rahat bırakılmayan grubu bir gün kapılarını kapatsa ve dansları dursa bile, az çok aynı şekilde hatırlanacaktır kuşkusuz, zira gölgesi uzun olduğu kadar da doluydu. Modern dansı o mu yarattı? Hayır, fakat onu küstahça ve görülmeye değer, hatta öyle görünüyor ki kalıcı bir şekilde somutlaştırdı. John Ford'un "The Man Who Shot Liberty Valance"ında, gazete editörü "efsane gerçeğe dönüştüğünde, onu yazmak gerekir" diyordu. Martha Graham efsanesi çoktan tamamen kendine özgü tekniği, dünyanın her yerindeki dansçıların ortak dili haline geldiği zaman gerçeğe dönüştü. Bir keresinde "sahnenin ortası benim durduğum yerdir" demişti. Hala öyle.


Çeviren: Selma Ogan