| Pina Bausch'un İstanbul'u Bir büyük bekleyiş geride kaldı. Pina Bausch "Ein Stück von Pina Bausch"un prömiyerini gerçekleştirip, çoktan uçtu memleketine. Geride ise maalesef pek çok insanı tatmin etmeyen bir İstanbul yapıtı bıraktı. Gösterinin ardından XXI dergisi için yazdığım yazıyı burada da paylaşmak istedim sizinle... Pina Bausch'un kentlerini görüp, onlara kayıtsız kalmak olası
değil. Gördüklerinizden çok etkilenip, insanlarını, kültürünü merak etmemeniz
(Hong Kong, Lizbon), görmediklerinizde aklınızın kalması kaçınılmaz (Madrid);
ya Pina Bausch onları bu kadar büyüleyici kılıyor ya da gerçekten bu kadar
büyüleyici bu kentler. Hal böyle olunca sadece içinde yaşadığımız için değil,
gerçekten büyüleyici olduğu için İstanbul'u nasıl anlatır Pina Bausch sorusu,
Bausch'un "Kentler ve İnsanlar" projesiyle tanıştığımdan beri aklıma takılan
bir soruydu ve Bausch, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'nın da önerisi ve
desteğiyle bu hayali gerçeğe dönüştürdü. Dolayısıyla benim gibi düşünen
herkesin hayalini de... Ancak hemen söylemeliyim en azından beni hayal kırıklığına
uğrattı.Gösterinin hemen öncesinde yaptığı basın toplantısında Pina Bausch'un ve sanat yönetmeni Peter Pabst'ın heyecanını, yoğunluğunu ve İstanbul'un kendilerinde bıraktığı etkiyi anlatmakta çektikleri zorluğu görünce, Pina Bausch'un İstanbul'u -ne yazık ki hala bir ismi yok, her ne kadar bu en büyük utancı olsa da- konusunda heyecanımın daha da arttığını, gösteri tarihini iple çektiğimi söylemeliyim. İstanbul'a aşık olduğunu ve iki saatlik bir gösteriye ancak izleyeceğimiz kadarını aktardığını, ama İstanbul'da yaşadıklarının, İstanbul için hissettiklerinin etkisinin bundan sonraki işlerine de mutlaka yansıyacağını söyleyen Pina Bausch'un, bunca yoğunluğa rağmen neden bu kadar 'sığ' bir İstanbul çıkarabildiğini anlamak çok zor açıkçası. Belki de gerçekten bu kadar sevdiği içindir diye düşünüyorum, ne de olsa insan sevdiğinin üzerine daha bir titrer, daha bir özenir ama bu özen her zaman 'özel' bir sonuç doğurmaz, hatta 'sıradandır' genellikle... Pina Bausch'un İstanbul'u da sıradanın ötesine geçememiş işte. Müthiş bir hamam görüntüsüyle başlayan gösteri, o andan başlayarak Osmanlı sınırlarının dışına pek de çıkamadı. Köşeye sıkıştırılmış bir lokum-kahve, hamam, Kapalıçarşı ve deniz -ama vapursuz, martısız- klişelerinin dışında bir İstanbul sergileyemedi bize Bausch. Bu ağır Osmanlı halet-i ruhiyesini, ana tema olarak kullanılan Mercan Dede'nin sufist müziği ve Bausch'un koreografilerinde kadın dansçıların alışageldiğimiz, genelde uzun, askılı, tiril tiril elbiselerinde çiçekli-böcekli kumaşların yerini alan, parıltılı, simli, şark işi ipekler, satenler, şifonlar destekliyordu. Ve tabii erkek egemen toplum. Bizi hayli eğreti eden, bir Batılıyı ise doğal olarak etkileyecek kadın-erkek ilişkilerindeki bu eşitsizlik, hatta ezilen, saçını süpürge eden kadın görüntüsü, danslara olabildiğince yansımıştı. Erkek dansçıların soloları daha sert, agresifken, kadın dansçıların soloları naif, sakin, içe dönüktü. Kadınların yüzlerini genelde saçları örtüyordu. Doğal olarak tüm dünyaya böyle yansıtılmayı içimize kolay sindiremedik ama her şeye karşın gerçeklik payının çok yüksek olduğunu da biliyoruz aslında. İkinci yarıda izlediğimiz kadın-erkek ilişkilerinde cinsellik, flört öne çıkıyor, daha modern bir tablo çiziliyordu -göreceli olarak- ama geri planda yine bir örtülülük, mahremiyet, içsellik sezmemek mümkün değildi. Gürültülü patırtılı havuz başı sefalarının, kır düğünlerinin kurguya bir zenginlik katmasının dışında bir anlamı olduğunu söyleyemeyeceğim. Bir perdeden yansıyan yoğun trafik görüntüsündeki araçların 34 plakalı olmamasını, trafiğin tüm metropollerin sorunu olduğu şeklinde mi yorumlamalıyız bilemiyorum, bildiğim/gördüğüm Pina Bausch'un da İstanbul'a yenildiği. Bu kent nasıl bu kadar büyüleyici olabildiğinin sırlarını ona da vermemiş olsa gerek, yoksa Bausch bu kadar hüzünlenmezdi. Evet, bu projeye yoğunlaştığı sırada Irak Savaşı'nın patlak vermesi de çok etkilemiş bütün ekibi, belki de ortaya onun için 'içe dönük ve hüzünlü' bir İstanbul çıkmış. Bu karanlık ruh hali nedeniyle olsa gerek başından sonuna kadar suyla bir
düşündüğü İstanbul'un suyunu bile gri yansıtmış. Peter Pabst'ın, suyu zaten
çok seven Tanztheater Wuppertal ekibinin İstanbul denince hep sudan söz
etmesi üzerine tamamen suya odaklanarak tasarladığı sahne düzeni gerçekten
inanılmazdı. Uygulama sırlarını açıklamadığı, sahnenin ortasında yavaş
yavaş beliren ve aynı şekilde yavaş yavaş çekilen göl ve birinci sahnenin
sonunda bu gölün üstüne akan şelaleyi tabii ki belleklerimizden silmek
olanaksız. Belki de her şeyi unutsak bunu hatırlayacağız İstanbul'a dair.
Ancak neden zemin için mavi ya da lacivert yerine gri kullandığı sorusu
da hep kalacak bende. Tamam İstanbul'un mavisi kirletilmiştir tarafımızdan
ama bu kadar mı boğduk onu?Öte yandan Bausch'un koreografileri özelinde de yeni bir şey yoktu ne yazıkki İstanbul'da, hatta aynılık vardı, kurguda, finalde, müzik kolajının yapısında... Finalde örneğin tüm dansçılar sahnenin bir ucundan girip diğerinden aynı ahenkle salınarak süzülüp gittiler, tabii ki çok hoş bir görüntüydü ama aynı zamanda bir tekrardı. Artık hangi dansçının kendini nasıl ifade ettiğini de az çok bildiğimizden, dansçıların solo danslarında kullandıkları teknikler doğal olarak aynıydı. Evet tüm solo danslar kusursuzdu. Özellikle Masurca Fogo'daki performansıyla da bende iz bırakan Daphnis Kokkinos'un yine iç buran dansı ve Fernando Suels'in müzikle başlayıp sessizlikte devam eden anlatısı benim için gerçekten etkileyiciydi. Yine çok yaratıcı, zarif ayrıntılarla bezeliydi koreografi; ancak yüzünde sabit bir gülümsemeyle, kafasında su balonları taşıyan kız, Masurca Fogo'da su balonlarının yerine meyve sepetleri taşıyordu. Yanyana duran erkek dansçıların üzerinden bir telaş, kayarak ilerlemeye çalışan kadın, yine Masurca Fogo'da bu kez yanyana yere uzanmış erkek dansçıların elleri üzerinde sakin ama deriiin iç çekişleriyle kayarak ilerliyordu. Tabii ki tüm örneklerim aynı zamanda Pina Bausch'u Pina Bausch yapan incelikler. Ancak her seferinde aynı dokuyla karşılaşınca, yine ilgiyle izliyorsunuz belki, hem de mantığınızla değil, ruhunuzla, duygularınızla ama aynı heyecanı duyamıyorsunuz artık. Tipik bir Pina Bausch, demekle yetiniyorsunuz sadece. Pina Bausch'un İstanbul'u da tipikti bu açıdan, ancak diğer kentlerin büyüsü yoktu İstanbul'da. Dünya ayakta alkışlayacak belki de İstanbul'u, ancak İstanbul'u gerçekten seven, hisseden İstanbulluları tatmin etmek kolay değil. Tarafsız bakabilmek de zor ama ben İstanbul'u dinlediğimde gözlerim kapalı, çok daha zengin bir ses duyuyorum ve benim İstanbul'um her şeye karşın 'gri' değil. Raife Polat |