Neden Çıplak Ayaklar? Çünkü...

Akdeniz ülkelerinde yaşayan sanatçıları destemek için çalışan, Roberto Cimetta'nın başkanı olduğu Akdeniz Ülkeleri Sahne Sanatları Destekleme Fonu, bir süredir odaklandığı Türkiye'deki çalışmaları daha yakından takip edebilmek, bu işleri daha ileriye götürebilmenin ve finansal destek bulabilmenin yollarını araştırmak üzere 13-15 Haziran tarihleri arasında İstanbul'da yoğun bir dans programını yaşama geçiriyor. Fransa, Almanya, İsviçre, İspanya, Yunanistan, Ürdün, İtalya, Slovenya, Macaristan, Hollanda, Belçika, Tunus ve İngiltere'den dansçı, koreograf, kültür menajerleri ve festival yöneticilerinin katılımıyla gerçekleştirilecek etkinlikler sırasında tüm bu konuklar, Türkiye'de üretilen işleri izleyecek, konuşacak, tartışacak, fikir alış verişi yapacak ve sonuçları değerlendirecek. İşin en ilginç yanı bunu tamamen kendi öngörüleriyle yapıyorlar, biz hiçbir şey talep etmeden. Etkinlik kapsamında Mustafa Kaplan-Filiz Sızanlı, Aydın Teker, Martin Sonderkamp, Geyvan McMillen ve Beyhan Murphy'nin koreografileri ile Çıplak Ayaklar Kumpanyası'nın "Why? Neden? İnçu? Çima?..." adlı gösterileri sahneleniyor. Biz Çıplak Ayaklar'a odaklandık...

En başından başlayalım, nedir Çıplak Ayaklar'ın hikayesi?
Biz Mimar Sinan'ın son sınıfındayken kendi işlerimizi yapmaya başladık. Daha düetlere dayalı işlerdi bunlar. Sonra ben Fransa'ya gittim, orada da iş yapmaya başladım. Çıplak Ayaklar adıyla geçen yıl başladık, Maral'la beraber. Biz Ermenistan'a Gümrü Bienali'ne davet edildik ve oraya iki tane düet götürdük. Bunu da Mihran Tomasyan, Maral Ceranoğlu olarak yapmak istemedik, bir ismimiz olsun dedik ve Çıplak Ayaklar olarak gittik. Geçen sene ODTÜ'deki festivale de giderken bu işlere üçüncüyü ekledik ve madem bu işler bir çizgide buluşuyor, bir de manifestosu olsun dedik. ODTÜ'de daha Türkiye camiasına seslenecektik ve Çıplak Ayaklar Kumpanyası olarak çıktık. Orada işler inanılmaz beğenildi. Biz de biraz daha kadroyu kalabalıklaştıralım ve bir gösteri yapalım dedik. ODTÜ'de üç kişiydik ama bu üç kişi de olabilir, bir kişide, sekiz kişide. Sayı çok önemli değil, önemli olan bu grubun söylemek istedikleri. Bu amaçla yeni projemizde sekiz kişiyiz.

Temelde iki kişisiniz ama...
Evet. Maral ve ben, bu değişmez. Bize sürekli eklenenler, çıkanlar olacak. Senelerdir hayal ettiğimiz bir şey zaten bu; bağımsız insanları bir araya toplamak. Şafak Uysal çok önemli bir koreograf, Ankara'da çalışıyor. Candaş Baş, Sertap'ın koreografisini yaptı. Bunun gibi teker teker önemli insanları bir araya toplamak zor bir işti ama oldu. Biz bunun esprisini yapıyoruz şimdi, hiçbir şey yapmasak, yanyana dursak yine müthiş bir şey. Ortaya çıkan işler de iyi oldu. Işıkçımız da (Kerem Çetinel) bizden birisi, ODTÜ'de işlerden etkilenip, Kanada'ya ışık tasarımı okumaya gitti. Onunla da hayalimiz biz dans ederken, ışıklarımızı onun yapmasıydı, o da oldu. Ufak ufak teklifler de gelmeye başladı. Ben daha proje topluluğu olmaya özen gösteriyorum. Atıyorum, bir proje var, bir müzik grubuyla beraber canlı iş yapacağız. Üç ay çalışacağız, sonra gösteri yapacağız. Aslında bu biraz da benim konumumdan dolayı. Çünkü ben uzun süre burada kalamıyorum. Fransa'da çalıştığım için belli tarihlerim var, o tarihlerde gelebiliyorum.

Fransa'da bir üretim devam ediyor mu?
Fransa'da bir company'de, Cre-Ange'da dansçıyım. Her gün çalışıyorum, ayda bilmem kaç gösteri oluyor. Onu şimdi bırakamam ama benim en büyük hayalim, buraya gelip Çıplak Ayaklar Kumpanyası'nı düzenli iş haline getirmek. İnsanların sabah gelip ders yapacağı, ondan sonra üretim aşamasına geçeceği, işte ayda fiks 10 gösterilerinin olacağı, iki ayda bir proje değiştireceği, yurt dışından koreografların gelip bize koreografi yapacağı, bayağı düzenli bir company istiyorum ama bu bir-iki sene daha olmayacak. Bir-iki sene daha proje olarak devam edecek.

Peki burada böyle bir proje için mekan sıkıntısı olmayacak mı?
Var. Biz kaçak çalıştık bu gösteri için bayağı. Yer sorunu, para sorunu sürekli var. Para sorunu çok zor gibi gözüküyor ama iyi iş çıkmıyor. İyi işe mutlaka para bulunur bence. Pina Bausch'u düşünün. Binlerce dolar yani. İstanbul Kültür Sanat Vakfı bunu yaptı. Ben projemize çok güveniyorum, bu gösteriyi izleyen çok etkilenecek. Çünkü çok iyi adamlar yan yana duruyor, onlardan çıkan iş de çok iyi, prezantasyonu da iyi. Böyle bir işi seyreden bir insan bu işe sponsor olmak ister diye düşünüyorum.

O kadar da iddialıyım diyorsun.
Evet, gerçekten hiç böyle konuşmam ama dün akış aldık ve biz akış alırken ilk kez bizimle çalışan müzisyen arkadaşımız Tolga (Ünaldı) bile şaşırdı. Güzel olmuş, hiç beklemiyordum sizden, falan dedi. Çünkü bir de yurt dışından çok besleniyoruz. Ben oradayım, Candaş Belçika'da, Şebnem (Yüksel) Londra'dan yeni geldi. Orada sürekli gösteri seyrediyoruz, burada öyle bir şey yok. Buradaki yaratıcılığın biraz daha kısıtlı olması ondan bence. Gördüğünden etkileniyorsun çünkü ama burada hiçbir şey göremiyoruz, kendi kendimizden çıkartmaya çalışıyoruz sürekli. Mustafa Kaplan onu yapıyor ama bunu herkes yapamıyor.

O daha zor aslında.
En zoru, Mustafa hiçbir şey görmeden sıfırdan yapıyor.

Bir disiplinlerarasılıktan söz ediyorsun, nasıl bir disiplinlerarasılık bu?
Şöyle anlatayım, Şafak aslında içmimar, profesyonel bir dansçı değil. Şafak'ın koreografilerine baktığın zaman matematiksel, geometriksel bir iş görüyorsun sürekli, çok daha farklı bir yerde duruyor. Candaş Baş klasik baleden gelmedir. Emre Çelik halk oyuncusudur. Bu anlamda disiplinlerarasılık. Melis Tuzcuoğlu da baleden. Daha farklı farklı dans kesimlerinden gelen insanlar buluşuyor.

Türkiye'de zaten istesen de istemesen de öyle olmak zorunda. Çünkü zaten modern dans eğitimi o kadar kısıtlı ki...
Ama her konuda böyle. Bizim Ermenilerin bir müzik grubu var Knar diye. Knar'daki udcu, Tahtakale'de don satıyor mesela. Sezar Abi tesisatçı. Biz de öyleyiz. Candaş baleci, Emre halkoyuncu, Şafak içmimar, bu anlamda farklı bir disiplinlerarasılık, daha farklı sanatlar anlamında değil.

Karnını doyurduğu şey farklı ama bununla da uğraşıyor.
Bu çok acı ama Türkiye'de hep böyle. Ben yurt dışında kazanıyorum ve bütün kazandığımı buna aktarıyorum. Knar'cılar da öyle, don satıyor, müziğe yatırıyor. Bu çalışırken de zorluk yaratıyor. Mesela saat 5'te prova yapacağız diyelim ki, iki kişi gelemiyor, çünkü ders vermek zorundalar yaşayabilmek için. Bu nedenle prova saatleri hep 9'larda, 10'larda oluyor.

Bu etkinlikte sahneleyeceğiniz "Why? Neden? İnçu? Çima?..."nın koreografisi kime ait?
Konsept bana ait. Çoğu koreografiler de bana ait ama üç tane solo var. Ben bu soloların temalarını verdim dansçılara, onlar kendileri yapıyorlar. Ben Paris'teyken ayarladık bunu. Üç tane şehir üstüneydi. Şafak'a bir solo yolladım, temalarını yazdım, Ankara üstüne. İstanbul üstüne var, bir de Candaş Brüksel'de, Brüksel üstüne var. Şehir üstüne bir sürü kelimeler, metinler verdim onlara. Üçü de bu metinleri kullanıp, solo yapacaklar, temalar aynı ama danslar farklı olacak. Ortaya büyük ihtimal çok farklı bir şey çıkacak ama dertleri, söylemek istedikleri aynı şey olacak.

Peki konsepti biraz daha açabilir misin?
Konsept yeni yeni belirginleşmeye başladı. Her seferinde aynı şey oluyor, neden öyle oluyor bilmiyorum ama Fransa'dayken çok daha politik bir yerde duruyorum. Türkiye'ye geldiğim zaman o politiklik bir şekilde kırılıyor, bundan da nefret ediyorum. Ben aslında oradayken politik bir şey yapmayı düşünüyordum, burada bu politiklik biraz düştü şimdi. Zıtlıklar üstüne çalıştım. Mutluluk-mutsuzluk, hatta Cemal Süreya'dan çok etkilendim; "mutluluk güzel şey ama mutsuzluğa da var mısın?" diye soruyor sevgilisine. Bu bana çok hoş geldi, şiirlerden alıntılarla bir dramaturji yaratmaya çalıştım. Bir de bütün gösteride bir beklenti hali var, büyükannemden kaynaklanıyor bu. Büyükannem sürekli bekler çünkü; torununu bekler, çocuğu Fransa'ya gitmiştir onu bekler, bütün gün evdedir, yemek hazırlar ve akşam eve gelecek babayı, anneyi bekler, ben dışarı çıkmışımdır, sabaha karşı gelirim, camdadır, beni bekler. Böyle bir beklenti var. Bütün beklentiler ve bunun içindeki yalnızlık, mutluluk ve mutsuzluk halleri gösterinin odak noktası. Bir konu diyemem ama baştan sona sürekli beş kelime sürekli tekrarlanıyor. Mutluluk, mutsuzluk, yalnızlık, bekleme, gitmek, monoton tekrarlar, bütün gösteride tekrarlanıyor ama bana bir konu anlat deseniz yok. Her parçanın kendi konusu var ama... Her parçanın anlatmak istediği bir derdi var ve genelinde dünyanın gidişatından endişe duyma üstüne.

Kentler nasıl devreye giriyor?
Benden kaynaklanan bir şey, çünkü ben üç senedir bir yerde oturamıyorum işimden dolayı. İstanbul'a geliyorum, buradan Viyana'ya gidiyorum, oradan Paris'e gidiyorum. Belçika'da bir company'de hafta sonları sahneye çıkıyorum. Amerika'da kaldım epey. Bir yerden sonra her şehir sana yabancı olmaya başlıyor.

Ait olma duygusunu yitiriyorsun belki...
Bir yere ait olmak istiyorsun ama hiçbir yere ait olamıyorsun. İstanbul'a geliyorsun, burada çok rahatsın ama bir an geliyor ki gitmek zorundasın. Şehirler oradan geliyor biraz, yani bir şehir derdi var. Hatta gösterinin sonunda da bir vapur kalkıyor ve gidiyor...

Eninde sonunda gidiş var yani...
Eninde sonunda gidiyor evet.

Hazır müzikler mi kullandın, yoksa bu iş için özel müzikler var mı?
Bir tane canlı müzik kullandık, diğerleri hazır müzikler ama bir sürü şey var. Ezandan Mor ve Ötesi'ne, Afrika müziğinden Chemical Brothers'a kadar. Karabağ Savaşı'ndaki Ermeni annenin ağıtı var. Her şeyi kapsamaya çalıştık yani.

Çıplak Ayaklar'ın bu gösteriden sonra yakın planda bir projesi var mı?
Aslında ben bu işi turneye çıkartmak istiyorum; Ankara, İzmir... Bir kere sahnelensin istemiyorum ama benim asıl isteğim, iki-üç koreografın bir araya gelip ortak koreografi yapmaları, amacım o aslında. Bahar Filizyıldız, ben ve bir kişi daha, üç koreograf aynı anda koreografi yapacak. Baştan sona tek bir işi ortak çıkaracaklar yani.

Bu çok rastlanan bir şey değil aslında.
Hiç değil aslında ama çok kafa dengi, dost olan üç kişi varsa olur. İki kişi var. Ben sürekli üçüncü kişiyi düşünüyorum...


Raife Polat